Dosyalarİhsan AktaşÖne ÇıkanlarZamanı Geldi

GELECEĞİ YENİDEN KURMAK

779Okunma

Koca bir yüzyılı Batı işgaline direnerek geçirdik. İşgal sona erip İslam dünyasında sömürgeye teslim olmayan bir karış toprak kalmadıktan sonraki yüzyılı, kurtuluş savaşları, bağımsızlık savaşları, ulus devlet ve millet olma çabaları ve açlık, sefalet kalkınma, var olma mücadelesi ile geçti.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, birçok İslam ülkesi, toprak bağımsızlığını kazandı. Kurulan birçok ülke, fiilen Batılı devletlere bağlıydı. Yarı sömürge devletler olarak, bağımlı bir şekilde kontrol altında tutuldular. Sömürge imparatorluğu, doğrudan işgal ettiği devletlerde yönetim açısından daha rahattı. Çünkü fiilen yönetim kendi ellerindeydi ve istedikleri gibi ülkeleri idare edebiliyorlardı.

Asıl Tehlike Türkiye!

Başta Türkiye olmak üzere, asıl büyük emek verdikleri ve çaba gösterdikleri bir problem söz konusuydu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kurtuluş Savaşı ile birlikte, bağımsızlığını ilan etmiş ve bir kara parçası üzerinde devletini kurabilmişti. Dolayısıyla Batılı devletler, fiilen işgal ettikleri ülkelerin aksine, Türkiye’nin tekrar dirilip eski gücüne kavuşmaması için çok yönlü çabalar içerisine girdiler.

Sömürge imparatorluğu, İslam dünyasındaki fiili işgalleri tamamladıktan sonra, var olan hâkimiyetle yetinmedi, İslam dünyasının bir daha kendi değerleri, inançları ve kültürü üzerinden derlenip toparlanmaması için değerlerimizi de yok etme çabası içerisine girdi. Haçlı Savaşları’ndan başlayan Osmanlı ile ve Müslümanlarla mücadele, bugün de dâhil hız kesmeden devam edegeldi.

Osmanlı’nın son yüzyılında, bir taraftan adım adım Osmanlı toprakları işgal edilirken, diğer taraftan da Müslümanların İslam’a bakışını, İslami değerlerden koparılmasını ve onun yerine Batılı değerlere inanan bir zümrenin yetiştirilmesini merkeze aldılar. 19. Yüzyılda, İslam ülkelerinin tamamında, Batılılar adına kendi ülkelerini yönetecek ya da doğrudan iktidar olmasalar da bu amaçları güden müstemleke aydınları mevcut hale geldi.

‘İslam gelişmeye engel’ Yalanı

Yüzyılın başında “İslam terakkiye manidir” teziyle yola çıkarak, Batıdaki teknolojik gelişmelerin Hıristiyanlıkla ilgili olduğunu, Müslüman coğrafyasının geri kalmışlığını da doğrudan İslam ve onun tutumu ile ilgili olduğu tezini ortaya atarak, İslam’ın varlığının insanlığın gelişmesine karşı olduğunu tekrarladılar. İşin acı tarafı şudur ki, bir Batılı entelektüel tarafından ortaya atılan bu düşünce, İslam ülkelerinde yaşayan Batılı aydınların diline pelesenk oldu ve kendi ülkelerindeki Müslümanları bu düşüncelerle aşağıladılar. Daha sonraki yıllarda Lübnan iç savaşı, İran devrimi, Afganistan işgali vb. konular, toplumun gündeminde tutularak, Müslümanlar savaş ve şiddetle özdeşleştirilerek, insanlığın gözünde kötü gösterilmeye çalışıldı.

Birçok İslam ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de din eğitimi yasaklandı, Batı kültürü ve eğitimi alabildiğine içimize nüfuz ederken, kendi kültür kaynaklarımızdan düşmanca bahsedilir oldu. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün durumu özetleyen bir cümlesi vardır “Batı kültürünü ve dışarıdan gelen kültürün kapısını alabildiğine açık tutabiliriz. Yetki elimizde ve istediğimiz gün bu girişi durdurabiliriz. Kapalı olalım çünkü açık olduğumuz zaman, istesek de bir gün bu gelişmeyi durduramayız” cümlesiyle, Batı düşüncesi ekseninde kurulan devletlerde, Batı ve İslam kültürüne ne açıdan yaklaşıldığını gözler önüne sermiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, öncelikli olarak dünyada solun güçlenmesi, Batı sisteminin varlığına bazı eleştiriler getirdi. Yetmişli yıllardan doksanlı yıllara kadar devam eden süreçte de Müslümanlar hem var olan dünya düzenine ciddi eleştiriler getirdi, hem de kendi düşüncelerinden ve fikriyatlarından yola çıkarak bir düzen kurma fikrini olgunlaştırmaya başladılar. Kurulmuş olan dünya düzeninin adaletsiz ve çürük yapısı, yavaş yavaş güçlenen sol ve Müslüman muhalefeti görünce bu iki tutumdan sol eleştirileri fazla ciddiye almadı fakat Müslüman coğrafyada, İslam’ın bir itikat, ibadet ve ideal olarak benimsenmesine karşı Batılı devletler, sürekli tedbir almakla meşgul oldular. Bunun için de bulmuş oldukları en önemli çıkış yolu, Müslümanları terörle özdeşleştirmek oldu.

İslam’ı terörle özdeşleştirme çabalarıİslam’ı terörle özdeşleştirme çabaları

Yetmişli yıllarda Filistinliler kendi topraklarını İsrail’e karşı savunurken, bütün dünyada terörist olarak ilan edildiler. Afganistan savaşında, ABD Afgan halkıyla birlikte Rusya’ya karşı savaşırken, kullanmış oldukları gençleri, daha sonra El Kaide adı altında markalaştırarak, dünyada küresel terörden ve Müslüman küresel teröründen bahsetmeye başladılar.

Suriye iç savaşında ise Suriye halkının daha iyi bir gelecek ve demokratik bir ülkede yaşama arzusunu sabote etmek için El Kaide’den daha şedid ve daha cani bir örgüt organize edilerek “İşte Müslümanlar budur!” algısını yerleştirmek için çaba sarf ettiler. Batı’nın, son yirmi yıldır İslam’ın var olan algısını ve değer yargılarını çökertmek için başvurmuş olduğu temel çıkış noktası; “İslam eşittir terör” algısını bütün dünyaya yerleştirmektir.

Bütün bunlar olup biterken, İslam ülkelerini oluşturan devletlerin bir kısmı hala sömürge boyunduruğundadır, bir kısmı diktatörlükleriyle beraber, doğrudan iplerini Batılı güçlerin eline teslim etmiş durumdadırlar. Ve bir kısmı da erken imparatorluk hayallerine kapılarak daha mezhepçi, daha düzen bozucu bir tutum takınmaktadır.

Bütün bu olup bitenler çerçevesinde, halkına güvenen, demokrasisini işleten ve adım adım kendi kültürel kodlarına ve değerlerine geri dönen Türkiye, gerek içeride yürüttüğü mücadelede, gerekse sömürge imparatorluğuyla vermiş olduğu mücadelede kendini ayrıştırmaktadır.

Yeni bir düzeni biz kuralım

Bugün başta ülke vatandaşları olarak, dünyada yeni bir düzen kurmak için çaba içerisine girmemiz gerekmektedir. Aslında dini inanç olarak, kültürel temeller olarak, tarihi müktesebat olarak, yeni bir düzen kurma fikrini besleyecek, dini, felsefi içtimai şartlar mevcuttur. Yeter ki komplekslerimizden sıyrılıp 16. yüzyıldaki bir Osmanlı aydını özgüveni ile mesellere yaklaşalım. Daha çok çalışıp, daha çok gayret edip, İslam medeniyetinin parlak dönemlerinde olduğu gibi insanlığın bir arada ve barış içerisinde yaşadığı, yaşayacağı bir iklim oluşturabiliriz.

Tarihteki imparatorluklara baktığımız zaman, orta çağ imparatorluklarının Doğu Türkistan’dan Hindistan’a, Mısır’dan İran’a, Osmanlı’dan Timur İmparatorluğu’na kadar, kurucu ögelerinin Türkler olduğunu görmekteyiz. Şuradan anlaşılıyor ki İslamiyet’i kabul eden Türkler, İslam medeniyeti adına onca imparatorluk ve kültür şehirleri inşa etmiştir. İbni Haldun’un deyimiyle, “Su nasıl suya benzerse, milletlerin geleceği de geçmişine benzer.” Bizler de geleceğimizi geçmişimize benzetmek için meselelerimizin farkında olacağız…

 

İhsan AKTAŞ