Erol ErdoğanFikriyatMefhumlarımızÖne Çıkanlar

İslam Medeniyeti Aktif Hale Gelir mi?

1.23BinOkunma

Bir inanca (dine, fikre, ideolojiye) sahip insanların, yaşadıkları zaman ve coğrafyaya ait imkân ve ihtiyaçların tesiriyle mimariden sanata, eğitimden müziğe, konuttan ulaşıma, bilimden tarıma, tıptan yemek tarzına kadar hayatın her alanına dair ortaya koydukları, kalıcılaşan soyut ve fiziki yaklaşımların bütününü ‘medeniyet’ olarak tanımlayabiliriz.

İslam Medeniyetini nasıl tarif etmeliyiz?

Yukarıdaki tanımı, İslam ve Müslümanlar açısından şu şekilde ifade edebiliriz. İslam ilahidir, İslam Medeniyeti beşeridir. İslam, Allah tarafından kullarına gönderilmiş dinin kendisidir. İslam Medeniyeti ise Müslümanların İslam’ı yaşarken-uygularken ortaya koydukları fiziki ve soyut kurumsallaştırmalar, ritüeller, tarzlar, gelenekler, yapılar, mekânlar, ilişkiler ve anlamların bütünüdür. Daha özet ifadeyle, İslam Medeniyeti, Müslümanların dini yaşarken ortaya çıkan kalıcı soyut ve somut unsurlardır. Sözgelimi İslam “Yardım edin, ikram edin, yedirin, yetimi gözetin, misafire bakın, yolda kalanın elinden tutun.” diyor. Bunlar, ilahi emirler. Aşevi, Daruzziyafe, diş kirası, sadaka taşı, kervansaray, kuş evi, yetimhane bu emirlerin uygulamasıyla yıllar içinde ortaya çıkan medeniyet unsuru yapılar ve geleneklerdir.

‘İslam Medeniyeti’ tarih ve coğrafya bakımından geniş bir alana yaslanmaktadır.

Medeniyet, beşeri tecrübenin eseri olduğu için dinin aynı/eşdeğeri değildir; zaman, coğrafya ve diğer beşeri aktörlerden parçalar ve etkiler içerir. Bir anlamda, beşerin kabiliyetini de gösterir. Mesela, Batı Medeniyeti büyük ölçüde Hristiyanlığın etkisiyle vücut bulmakla birlikte yüzde yüz Hristiyanlık değildir. İslam Medeniyeti için de benzer bir cümleyi kurmak mümkün; İslam Medeniyeti İslam’ın kendisi değildir ama İslam’ın biçim ve ruh verdiği formlardan oluşur.

Yaşadığımız günler açısından İslam Medeniyeti için ne söylenebilir?

Günümüzde İslam etkisiyle oluşmuş şehirler, bilimler, insanlar arası ilişkiler, yapılar, sanatlar, gelenekler, semboller, ritüeller ve tarzlar var mı? Mesela, Müslümanların son yüzyıllarda inşa ettikleri bir şehir ile Müslüman olmayanların inşa ettiği bir şehri ayırt eden fiziki ve soyut özellikler nelerdir? Kur’an’da sıklıkla yer alan ‘ilim’ ile ilgili emir ve tembihlerinin günümüzdeki kültürel, yapısal ve sosyal yansımaları nelerdir?

Zekât, sadaka, yardımlaşma, dayanışma, yetim gözetme gibi konuların ‘medeniyet unsuru’ olarak tezahürü nedir? Ayet ve hadislerde detaylıca anlatılan ‘ev yaşamı’ ile ilgili günümüz konut yaklaşımlarında Müslümanların tarzı nedir? Hak bakımından neredeyse kişiye mirasçı olarak kabul edilebilecek komşularla ilişkilerin, günümüz Müslümanlarının hayatında kalıcı bir geleneği var mı, komşuluk ilişkileri şehir ve konut politikalarımızı nasıl etkiliyor? Yeme ve içmeye dair ayet ve hadislerde ortaya konan emirler, yasaklar, tavsiyelerin kültürel veya sektörel karşılıkları var mı? Savaş, cihat, tebliğ ve benzeri konularda İslam’ın ortaya koyduğu ruh ve prensipler; savaş ve barış metinlerine, silah üretim şekillerine, savaş hukukuna yansıyor mu?

Yukarıdaki soruların benzerlerini çoğaltabiliriz. Bu soruların bir kısmına az-çok olumlu cevaplar vermek mümkün olsa da çoğunluğuna olumlu cevaplar verebilmemiz zor. Müslümanlar olarak elimizde var kabul ettiğimiz kimi medeniyet unsurlarının, Selçuklu, Osmanlı, biraz da etkileşim içinde bulunduğumuz uygarlıklardan miras kalmış olduğunu görmekteyiz. Kaldı ki, İslam Medeniyetinin, kendini Emevi, Abbasi, Osmanlı, Endülüs, Selçuklu gibi dönemsel medeniyetler üzerinden devam ettirdiğini düşünürsek, yaşadığımız döneme ait dönemsel ve müstakil bir İslam medeniyetinin olmadığı da açık bir gerçek. “Türkiye Medeniyeti” diyemiyoruz mesela. İran Medeniyeti, Mısır Medeniyeti gibi ifadeleri kullanabiliyor olsak da bu ifadeler daha çok mirası tanımlamaya dönük.

Buraya kadar yazdıklarımızı daha da belirginleştirirsek şöyle bir sonuç çıkar karşımıza. İslam Medeniyeti, yer yer görünürlüğünü devam ettirse de bugünkü pozisyonu esas itibariyle ‘durağan’dır. Müslümanlar, İslam’ı başka form, kültür ve medeniyet kalıpları içinde yaşamaya çalışmaktadırlar. Bu ise dinin eksik yaşanması anlamını da taşıyan, karmaşık bir durumun varlığına işaret etmektedir. İslam, ilk günkü gibi sahih ve tam olduğuna göre, ‘durağan’lıkla ilgili kusur çağın Müslümanlarına aittir.

Peki, İslam Medeniyetinin durağanlıktan aktif hale dönüşmesi mümkün mü?

Durağanlıktan aktif hale dönüşecek İslam Medeniyeti, yeryüzünün belirleyici/dominant medeniyeti olabilir mi? İslam Medeniyeti’nin durağanlıktan aktif duruma geçebilmesi için bir ilk adım gerekir mi yoksa yaygın hareketlilik mi bunu sağlar?

Bir: Önce, medeniyetimizin kaynakları açısından bu sorulara cevap arayalım. İslam Medeniyeti’nin dini ve beşeri kaynakları var. Dini kaynakları; Kur’an ve Hadis. Beşeri kaynakları ise önceki nesillerden intikal eden yazılı, sözlü, fiziki miras ile yaşanılmakta olan formlar, zaman ve coğrafya. İslam dini sahih olarak varlığını sürdürdüğüne ve dine ait kaynaklar ilk günkü tazeliğiyle elimizde olduğuna göre, İslam kaynaklı yeni bir dönemsel medeniyetin inşası, dolayısıyla İslam Medeniyetinin durağanlıktan aktif duruma geçmesi teorik olarak mümkündür.

İki: Medeniyetler grafiği açısından da İslam Medeniyeti’nin yeniden mümkün olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İnsanlık tarihi, medeniyetlerin iniş ve çıkışlarıyla oluşmuştur. Âl-i İmran Suresi’nin 140. ayetinin “O günler (öyle günlerdir ki) biz onları insanlar arasında (gâh lehlerine, gâh aleyhlerine) döndürür dururuz.” kısmı, böyle bir ümit beslemek için yeterlidir. Özellikle, İslam Dinini, “Âdem Aleyhisselamdan itibaren gelen Tevhit inancının Hazreti Muhammed Aleyhisselam ile ekmel hale gelmiş bir din” olarak düşündüğümüzde, İslam Medeniyetinin bir süre sonra ‘durağan’ halden aktif hale geçeceğini söylemek, zorunlu bir gerçeği ifade etmekle eşdeğerdir. Durağanlıktan kurtulmanın ne zaman, nasıl ve nerede başlayabileceği, ayrı bir analiz konusudur.

Üç: İslam Medeniyeti’nin yeniden mümkünlüğü konusuna, rakip medeniyet (Batı Medeniyeti) açısından bakarak da cevap aramalıyız. Günümüzde yeryüzünde hâkim olan, aslında Batı Medeniyeti ve Hristiyan Medeniyeti de değildir, ancak Hıristiyanlar ve Yahudiler etkisiyle oluşmuş yoz, bozguncu, bireyci küresel bir süreç yaşanmaktadır. Maddeciliğin hâkim olduğu ve daha çok ekonomik temelde kendini var eden bu uygarlık, geçen yüzyıl insanlığı memnun edemedi. Sovyetlerin dağılması, Berlin Duvarının yıkılması ve soğuk savaş döneminin sona ermesiyle birlikte ‘Yeni Dünya Düzeni’ ile kendini yeniden üretme çabasına giren Batı Medeniyeti, gittikçe dini olandan uzaklaştı, her şeyi küreselleştiren ve tüm imkânları bazı şirketler, devletler ve toplulukların eline veren, seçkinci ve adaletsiz bir sisteme dönüştü.

Şu anda yeryüzüne hâkim olan, esas itibariyle Batı Medeniyeti’nden neşet etmiş olsa da bir medeniyet veya uygarlık olmaktan öte ‘sistem’ tanımına daha uygun ‘küresel’ bir süreç veya düzendir. Yeni Dünya Düzeni, geçen yüzyıldaki memnuniyetsizliği azaltamadı; savaşlar, adaletsizlikler, katliamlar, soykırımlar, sağlık ve gıda sorunları, gelir eşitsizlikleri, iklim sorunları, şiddet ve tecavüzler, boşanmalar, intiharlar daha da arttı. Hırsızlıklar dev sektör halini aldı, bağımlılık veren madde kullanımı arttı, herkes ilaç bağımlısı olma yolunda. Yeni Dünya Düzeni’nin kurucuları, insanlığa ne vaat ettilerse tam tersi oldu. Dünya, birbirine güvenmeyen insanların bir arada yaşamak zorunda kaldığı bir kara parçasına dönüştü. Kimse kendisinden emin değil.

Dünyayı bu hale getiren bir sistemin, yeryüzünü daha uzun yıllar yöneteceğini düşünemeyiz. Dolayısıyla bu durum, İslam Medeniyeti’ne yeniden aktif hale dönüşme imkânı-fırsatı sunmaktadır. Çünkü İslam Medeniyeti’nin kaynağı olan İslam, yeryüzündeki nimetleri, imkânları, fırsatları herkesin hakkı görmekte, insanları birbirine doğuştan eşit kabul etmekte, farklılıkları fıtrat ve varlığın doğasından saymakta, adaleti mülk ve yönetimin temeli kabul etmektedir. Bugün, dünyanın karşı karşıya kaldığı tüm krizlerin çözümü Kur’an’da teorik olarak var olduğu gibi tarih içerisinde farklı coğrafyalarda bu prensiplerin uygulandığı insanlığın bilgisi dâhilindedir.

İslam Medeniyeti’nin Yeniden İhyası ve Bizler

İslam Medeniyeti’nin ihyasının mümkün olduğunu, yukarıda üç gerekçe üzerinden ortaya koyduk. Bu soruya bir de yaşamakta olan günümüz Müslümanlarının bunu başarıp başaramayacağına bakarak cevap aramalıyız. Bu arayışta bulacağımız cevap şimdilik umut vaat etmiyor. Çünkü yaşamadan medeniyet oluşmaz. Medeniyet; kurulan, planlanan, tasarlanan bir şey değil, inancın yaşanmasıyla zaman içinde oluşan prensipler bütünüdür. Yazının başındaki medeniyet tarifimizi burada tekrar etmek isterim.

Bir inanca sahip insanların, yaşadıkları zaman ve coğrafyaya ait imkân ve ihtiyaçların tesiriyle mimariden sanata, eğitimden müziğe, konuttan ulaşıma, bilimden tarıma, tıptan yemek tarzına kadar hayatın her alanına dair ortaya koydukları soyut ve fiziki yaklaşım bütününe ‘medeniyet’ denir.

“İslam medeniyetini durağanlıktan çıkarmak mümkün mü?” sorusunun iki cevabı var.

Birinci cevap: Müslümanlar, İslam’ı her sahada yaşarlarsa zaman içinde İslam Medeniyeti durağanlıktan çıkarak günümüzün ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde kendini yeniden üretir.

İkinci cevap: Müslümanlar, İslam’ı her sahada yaşamak yerine öykünmeye-taklide devam ederlerse İslam Medeniyeti durağanlıktan çıkamaz.

“İslam’ı her sahada yaşamak” konusu üzerine ayrıca zihin yormalıyız.

 

Erol Erdoğan