Abdullah Kara & Dr. Elif Hilal KaraAsr-ı SaadetİslamiyetÖne Çıkanlar

Zalime Karşı KIYAM

The adhan is the Islamic call to worship, recited by the muezzin at prescribed times of the day. A muezzin, or muzim, is the person appointed at a mosque to lead, and recite, the call to prayer for every event of prayer and worship in the mosque.
1.33BinOkunma

Bir cana dokunmak, aklını, kalbini, gözünü gönlünü örten perdeyi kaldırmak, ufkunu açarak ötelerin ötesini görmesine vesile olmak… İyiye güzele yönlendirmek, “Hayra vesile olan, onu yapan gibidir” hadisinin müjdesine mazhar olmak, küçük bir dokunuşla, Rabbimizin her sümbülünde yüz dane bulunan, yedi başak olarak (Bakara, 261) bildirdiği büyük hayırlara vesile olarak, kesintisiz sevaplar kazanmak…

İşte bu gaye, insanın en büyük hayali olsa gerek.

Bir fikir vermek, unuttuğu bir şeyi hatırlatmak, yaslanacağı bir omuz, düştüğünde uzanan bir el, içini dökmek istediğinde dinleyen bir gönül, ümidini kaybettiğinde yolunu aydınlatacak bir ışık olmak, şöyle veya böyle bir cana dokunmak, hayatları değiştirmek, halka umut olmak… Saadet asrının kapısını açan anahtar bu olsa gerek.

Kimi insanlar, akıllarına ve kalplerine perde çekilmiş gibi apaçık olan doğruları görmezden gelir, doğru yoldan saparak, dünya ve ahiret saadetini kaybedeceği bir yola girerler. Niçin yaratıldığını unutur, Allah yokmuş gibi hareket etmeye başlar. O zaman hayatı değişmeye ve zorlaşmaya başlar. Tıpkı Rabbimizin buyurduğu gibi:

“Kim beni anmaktan yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat vardır. O kıyamet günü kör olarak haşr edilecektir.”(Tâhâ, 124)

Konforlu bir hayatı da olsa huzuru kaçar, hayatı alt üst olur, doyumsuzlaşır, asla tatmin olmaz, geleceğe dair tüm ümitlerini kaybederler. Ne yapacaklarını şaşırır, elleri yanlarına düşer, zelil bir hayat sürmeye razı olurlar. Rabbine yönelerek, onun emirleri doğrultusunda hareket eden yiğitler, kalplerini ve akıllarını örtmeye kalkışan perdeleri paramparça eder, kalpleri ümit ışıklarıyla halkı karanlığa mahkûm eden algıları bir bir yok eder. Kalpleri ümitle dolar, vahyin ışığında yola devam ederler.

Zillete alışmak zillete mahkum olmaktır

Hz. İbrâhîm’in (aleyhisselâm) davet ettiği Hanif dini üzere yaşayan Kureyşliler, bir gün Amr b. Luhay’ın putlarıyla karşı karşıya geldiler. Amr’ın sosyal konumu, putları kabul ettirmek için yaptığı bin bir hile ve oyuna aldanıp Haniflik’ten uzaklaştılar. Kureyşlileri Kureyşli yapan özelliklerini bir bir kaybetmeye başladılar. Değerlerinden uzaklaştıkça birbirlerine olan muhabbetleri, yerini öfkeye bıraktı. Çekişmeye başlayıp birbirlerine düşman kesildiler. Bunu fırsat bilen Huzâalılar, her birini bir tarafa savurdu. Ümitlerini kaybedince zillete düştüler. Zaman içinde de bunu kanıksayıp kabullendiler.

Peygamberler serveri Hz. Muhammed’in (aleyhisselâm) içlerinden çıkacağı kabileye merhamet eden Allah (celle celâluhû) Kusay’ı zilleti kanıksayan toplumdan çekip aldı. Küçük yaşta babası ölünce yetim kaldı. Annesi Fâtıma Hanım, Uzreli Rebîa b. Hâram ile evlenince onunla birlikte Mekke’den çok uzaklarda olan Uzre kabilesinin yaşadığı yere göç etti. Burası Kusay’ın sütanneye verildiği köydü.

Çocukluk yılları burada geçen Kusay, Kureyşlilerin aksine hürriyetin, vatan sevgisinin, izzet ve şerefle yaşamanın ne demek olduğunu bütün benliği ile yaşayarak içselleştirdi. Cana dokunacak kıvama gelince, sinesinde ilahi iradenin dokunuşunu hissetmeye başladı.

Babam kim?

Bir gün, arkadaşları ile ok atma yarışı için anlaşan Kusay, sabah erken kalktı. Çok heyecanlıydı. Hızla evden çıkarak arkadaşları ile buluştu. Eşleşme bittikten sonra, kıyasıya bir yarış başladı. Kusay’in rakibi Rufey adında bir gençti. Okları yaylarına yerleştirip bir bir hedefe doğru attılar. Kusay’ın attığı oklar, sürekli hedefin tam ortasına isabet ediyor, Rufey’in okları ise ya ıskalıyor yada hedeften uzak bir noktaya saplanıyordu. Kusay’ın okları hedefi buldukça kıskançlığı artan Rufey, hırçınlaştıkça hırçınlaşıyordu. Yenilgiyi hazmedemeyen genç, önce itiraz edip tartıştı, sonra bağırıp çağırıp olay çıkardı. Tartışma büyüyünce öfkesine yenilen Rufey:

– Memleketimizden çekip git! Seni burada görmek istemiyoruz, diye bağırdı. Arkadaşının sözlerine anlam veremeyen Kusay:

– Ne demek istiyorsun? Bu hakkı nerden alıyorsun? Kimi nereden kovuyorsun? Burası senin olduğu kadar benim de memleketim, diye çıkıştı. Öfkesi dinmeyen arkadaşı:

– Hayır, gerçek sandığın gibi değil! Sen bizim kabileden değilsin. Git, kendi akraba ve kabilenin yanında kal, diyerek yılların sırrını açık etti. Şaşkınlığı daha da artan Kusay, üzüntü ve öfke duygularını bir arada yaşıyordu:

– Ne konuşuyorsun? Sizlerden biri değilsem hangi kabiledenim? Diye bağırdı. Daha öteye gitmek istemeyen arkadaşı:

– Bunu bana değil gidip annene sor. O sana hangi kabileden olduğunu anlatır, dedi. İçine şüphe düşen Kusay, eve doğru koşmaya başladı. Gök kubbe başına yıkılmış gibiydi. Eve varınca annesinin karşısına dikildi:

– Söylenenler doğru mu? Ben Kudaalı değil miyim? Babam kim? Diye bağırdı. Şaşkına dönen annesinin dili tutulmuş gibiydi. Susup kaldı. Cevap alamayan Kusay:

– Anne! Lütfen söyler misin, benim babam kim? Diye yalvardı. Toparlamaya çalışan anne:

– Senin baban, Rebîa b. Hâram’dır, diyerek gerçeği sakladı. İkna olmayan Kusay arkadaşı ile yaşadıklarını anlattıktan sonra:

– Onun oğlu olsaydım, arkadaşım böyle bir şey söyleyemez, beni köyden kovmaya cesaret edemezdi, dedi. Kusay’ı inandıramadığına üzülen annesi, başını kaldırıp oğlunun gözlerine baktı. Doğruyu söylemekten başka çaresi yoktu.

– Arkadaşın doğru söylemiş, sen onlardan değilsin. Bunu senden gizlediğim için özür dilerim. Lütfen beni affet! Lakin şunu bilmeni isterim ki senin baban, sıradan biri değildi. Seni suçlayan arkadaşının babasından çok üstün biriydi. Sen, kutsal beldede yaşayan Kureyşlilerin lideri, Kilâb b. Mürre b. Lüey’in oğlusun. Baban sen küçükken vefat etti ama kardeşin Züheyr ile amcaların Kâbe’nin bulunduğu topraklarda yaşıyorlar, dedi.

Kusay şok olmuştu. Bir süre öylece kala kaldı. Kendini topladığında, yerinde duramaz hale geldi. Aklı, fikri ve kalbi Mekke’de, ata yurdunda kaldı. Bir an önce oraya gitmek, ömrünün sonuna kadar orada yaşamak istiyordu. Düşüncelerini annesiyle paylaştı.

– Hemen yola çıkıp bir an önce Mekke’ye gitmek istiyorum, dedi. Oğlunun gençlik heyecanı ile yanlış bir şey yapmasından endişe eden annesi:

– Zalimlerin sana zarar vermesinden korkuyorum. Lütfen acele karar verme, diye yalvardı. Oğlunun, sözlerini kabul etmediğini görünce:

– Tamam git. Lakin şimdi değil, biraz bekle hacılarla birlikte git. Mekke buraya çok uzak, yol büyük tehlikelerle dolu. Oraya giderken başına bir şey gelmesinden korkuyorum. Lütfen, hac mevsimine kadar bekle, halkla birlikte git, dedi. İkna olan Kusay, bekleyip hacılarla birlikte yola düştü…

Yetim gencin dokunuşları

Mekke’ye vardığında, kardeşi ve akrabalarıyla kucaklaşan Kusay, gördükleri karşısında hayal kırıklığına uğradı. Hz. İbrâhîm’in torunları, tam anlamıyla büyük bir zillet içerisindeydi. Huzâalıların zulmü altında inleyen Kureyş kabileleri, birbirlerinden kopuk, darmadağınık bir halde, her biri bir dağın eteğinde, çadırlarda yaşıyordu. Kimi aileler ise sığıntı gibi Kinâne kabileleri arasında kalıyordu.

Şaşkınlığını üzerinden atar atmaz, Kureyşlilerle görüştü. Neden bu halde olduklarını, zilleti niçin kabullendiklerini sordu. Üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibiydiler. Ümitlerini kaybetmiş, Kusay’ın sözlerini anlayamayacak kadar zilleti kanıksamışlardı. Kusay yılmadı. Bıkıp usanmadan ev ev dolaşıp bir an önce zulüm altında yaşamaktan kurtulmalarını anlattı. Lakin sesini duyuramadı.

Mücadele etmekten vaz geçmeyip başka yollar aradı. Toplumdaki konumunu güçlendirmek için Mekke lideri Huleyl’in kızı Hubbâ’ya talip oldu. Evet, cevabı alınca Hubbâ Hanımla evlendi.

Kusay, son derece kabiliyetli, bilgi ve beceri sahibi olduğu gibi, gözünü budaktan esirgemeyecek kadar cesaretli ve atılgandı. Bunun yanı sıra, üstün ahlaki meziyetleri olan, çok faziletli bir gençti. Gıpta edilen özellikleriyle kısa sürede dikkatleri üzerine çekti, öne çıkarak göz doldurdu.

Hal ve hareketlerini takdir eden Huleyl, Kusay’a meclisinde yer açtı. Onu yakından tanıyınca çok sevdi. O da Huleyl’i sevdi. Samimi gayreti sayesinde, kısa sürede büyük başarılar elde ederek zengin ve itibarlı bir tüccar oldu.

Ulaştığı sosyal statü ve elde ettiği başarılar onu şımartmadığı gibi çevresinde olup bitenlere karşı duyarsız, kör ve sağır etmedi. Mekke’de yaşanan zulüm ve haksızlıkları, Kâbe’ye gösterilen saygısızlık ve ilgisizliği, Mekke halkının durumunu, Kureyşlilerin dağınıklığı ve itilip kakılmasını asla unutmadı.

Yılmak bilmeden çalıştı ve başardı

Emin adımlarla hedefe doğru yürüyen Kusay, o gün toplumun en prestijli görevi olan Kâbe’nin kapıcısı oldu. Huleyl, Kâbe’nin anahtarını eline verdiğinde, sanki dünyalar onun oldu. Sözü dinlenen biri olmasını fırsata çevirerek, Huzâalı liderlerle görüştü. Kureyşlilere yapılan baskı, zulüm, haksızlık ve kötülükleri dile getirdi. Bu zulmün her geçen gün biraz daha arttığını gören Kusay, Huzâalıları sık sık uyardı. Yapılan ve ihmal edilenlerin yanlış olduğunu anlatıp durdu. Hacılara ve Kâbe’ye karşı yapılan saygısızlıkları dile getirdi. Hac ve Kâbe hizmetlerinde yapılan Nesî ve İcâze gibi önemli sapmalara dikkat çekti. Lakin problemi çözemedi.

Yılmadı. Hizmete, halkın problemlerini çözmek için koşmaya devam etti. İyi niyet ve gayreti ikbal kapılarını bir bir açtı. Görevi sayesinde Kâbe ve Hac ibadeti ile ilgili bilgisi arttı. Sorunları yakından görme fırsatı buldu. Bu sayede halk da onu yakından tanıdı. Zekâsını, ahlakını ve kabiliyetlerini gördü. Hizmetleri Huleyl’in de gözünden kaçmadı. Kendisini destekleyerek yardımcı oldu.

Her şey yolunda gidiyordu. Kureyşliler ve Kinânelilerle gizlice buluşup görüştü. Zillet içinde yaşamaktan kurtulmanın zamanın geldiğini söyleyerek, onları zalimlere karşı kıyama ikna etti. Konuşup anlaştılar. Toplantı sonunda, kıyam için Kusay’dan haber beklediklerini söylediler.

Hac zamanı gelmişti. O gün, vakfeleri Sûfe denilen kişiler yönetirlerdi. Arafat vakfesi bitince görevli dönüşe izin verdi. Önce Müzdelife’ye, oradan Minâ’ya gidildi. Enaniyetini tatmin etmek için öteden beri kutsal ibadeti halka zehir eden Sûfeli görevli, yine aynı şeyi yaptı. Halkı adeta Akabe’ye hapseden Sûfeli, hareket izni vermeyip hacıları orada saatlerce bekletti. Her zaman olduğu gibi yaşlı, hasta ve işi olanların yalvarmalarını duymazlıktan geldi. Halk:

– İzin ver, zor durumda olan şu insanlar şeytan taşlayıp gitsinler, diye rica ettiler. Görevli:

– Olmaz. Onlar da diğer hacılar gibi bekleyecekler, diye çıkıştı.

Zulme dur demek için harekete geçen Kusay, Sûfe yetkilisinin yanına gitti. Yaşlı ve özürlülere öncelik vermesini istedi. Kusay’a çıkışan görevli:

– İşime karışma! Diye bağırdı.

Bu bardağı taşıran son damlaydı. Kureyşlilere kıyam etmeleri için işaret verdi. Ayaklanma halka halka büyüyerek bütün Mekke’ye yayıldı. Huzâalıları zulümleri ile birlikte Mekke’den çıkarıp attılar. Bu kadarla kalmayan Kusay, İslam davetine ve medeniyetine beşiklik yapacak Mekke şehir devletini kurmak için harekete geçti. Kureyşlileri dağlardan indirdi, tasarladığı şehir planlarında ev yaptırarak Kureyşlileri bu evlere yerleştirdi. Adaleti tesis etti, hac ibadetini ihya etti. Ömrünün sonuna kadar da hizmete devam etti…

Bir toplumda Allah’ı (celle celâluhû) unutanlar çoğalınca, o toplumun rengi değişir, tanınmaz hale gelir. İnsanlar birbirine güvenmez, tahammül etmez, haklarını gözetmez, şefkat ve merhamet etmez hale gelirler. İşte o zaman, birlik ve beraberlikleri yok olur, dağılıp parçalanır, saygınlıklarını kaybederler. Bu hususa dikkat çeken Rabbimiz:

“Allah’a ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin! Yoksa korkuya kapılıp yılar, (sizi siz yapan) kokunuz / özellikleriniz gider. Sabredin, Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl, 46) buyurur.

Allah celle celâluhû yokmuş gibi yaşanıp istikametten sapılırsa pek çok toplumun başına geldiği gibi bir zamanlar Kureyşlilerin başına gelenler olur. İlahî bir dokunuş ve yönlendirme ile Peygamberimizin (aleyhisselâm) dördüncü kuşaktan dedesi Kusay gibi bir yiğit ortaya çıkmazsa helak olup giderler.

 

Abdullah Kara & Dr. Hilal Kara

Kaynakça: İbn Hişam, Sîre, 1-2/104, 117, 123; İbn Sa’d, Tabakât, 1/67; Belâzurî, Ensâb, 1/49; Taberî, Tarih, 295; İbn Cevzî, Muntazâm, 2/219; Külâî, İktifâ, 50; İbn Kesîr, Bidâye, 1/297; Sîre, 1/48; Kutbeddin Halebî, Mevrîdu’l-Azb, 1/52; Hudarî, Nûru’l-Yakîn, 7; Şâmî, Sübülü’l-hüdâ, 1/273; Dahlan, Sîre, 1/23.)