Abdullah Kara & Dr. Elif Hilal KaraAsr-ı Saadetİslamiyet

Bazen İrfânî Bir Dokunuş Yeter

1.23BinOkunma

İnsan hayatı garipliklerle doludur. Sıradan, hiç bir özelliği olmayan kişiler, zaman zaman insanları kendine hayran bırakacak mükemmel işler yaparlar. Tıpkı çok mükemmel kişilerin çeşitli nedenlerle yanlış kararlar vererek büyük hatalar yaptıkları gibi. İmkânsız denecek kadar büyük işleri başaranlar, kimi zaman duygularına yenik düştükleri, kimi zaman olayları yanlış değerlendirdikleri veya başka bir nedenle hayatlarını derinden sarsan büyük hatalar yaparlar. Bezen insanlar, okyanusları geçtikleri halde küçücük bir derede boğulurlar.

Ne kadar akıllı, tecrübeli, iyi bir insan olursa olsun her insan, içinden çıkılmaz büyük hatalar yapabilir. Hakikatleri gören biri ona el uzatıp yardım etmeden, küçük de olsa hikmetle dokunmadan, içine düştüğü durumdan kurtulamazlar.

Mekke’nin ileri gelenlerinden Âs b. Vâil es-Sehmî’nin oğlu olan Hişâm b. Âs, bu duruma düşenlerden sadece biriydi. Allah Resûlü sallallâhu aleyhi vesellem insanları İslâm’a davet etmeye başlayınca, başta babası ve yakın akrabaları olmak üzere, Mekke’nin ileri gelenlerinin çoğu, büyük bir tepki göstererek karşısına dikildiler. İnanılmaz bir baskı yaparak, halkı korkutup Efendimizden uzaklaştırdılar.

İmtihan Yılları

Baskı ve zulüm, her geçen gün biraz daha artarak devam etti. Kimse açıktan Peygamber Efendimizin (sav) yanına yaklaşamaz olmuştu. Birinin onunla konuştuğunu gördüklerinde şiddetle üzerine gider, ona yapmadıklarını bırakmazlardı.

Bir taraftan baskı ve zulüm yaparken, bir taraftan Efendimiz (sav) hakkında ileri geri konuşup iftira atarak, halkı ona karşı kışkırttılar. Halkın büyük bir çoğunluğu, iftiralara ve karalama kampanyasına inanarak Efendimizden uzaklaştı.

Babası Âs b. Vâil ve dayısı Ebû Cehil gibi amansız İslâm düşmanlarının arasında yaşayan Hişâm b. Âs ise baskı ve iftiraların tam odağındaydı. Gece gündüz Efendimize atılan iftiraları dinliyor, kin ve nefretle söylenen sözleri duyuyordu. Bütün bunlar, son derece ileri görüşlü, akıllı ve düşünceli biri olan Hişâm b. Âs’ın hakikati görmesine engel olamadı. Lakin Hz. Peygambere gidip: “Bana getirdiğin dini anlatır mısın?” Demek için hakikatleri görmek yetmezdi.

O günlerde bunu yapmak mangal gibi bir yürek, büyük bir cesaret isterdi. Aile, toplum ve kurulu düzenin karşısında yer almak, her babayiğidin harcı değildi. Bu aileden ve toplumdan dışlanmak, eldeki imkânları kaybederek perişan olmak, baskı ve işkencelere maruz kalmak demekti. Bütün bunları göze alan Hişâm b. Âs, Hz. Peygamberin huzur-u saadetlerine tedbiri elden bırakmadan, gizlice gitti. Onun sözlerini dinleyip İslâm ile şereflendi.

Bir süre, onun Müslüman olduğunu duyan olmadı. Müslüman olduğunu öğrendiklerinde, büyük bir tepki gösterdiler. Dışlamakla kalmayıp dinden dönmesi için baskı ve işkence yaptılar. Zulme direnen Hişâm b. Âs, daha sonra bir grup Sahabi ile Habeşistan’a hicret etti. Üç ay orada kaldı. Mekkelilerin Müslüman olduğu haberini alınca bir grup arkadaşı ile birlikte geri döndü.

Bu haberin asılsız olduğunu öğrenince, Mekkeliler adına da Müslümanlar adına da çok üzüldü. Arkadaşları ile gizlice Mekke’ye giren Hişâm b. Âs, dostlarının yardımı ile bir süre saklandı. Ancak durumdan haberdar olan ailesi, onu bularak hapsetti. Yıllarca aç susuz hapis yattı. Dayak ve işkence ile geçen günler, bitip tükenmek bilmedi.

Müslümanlara yapılan işkence her geçen gün sabır sınırlarını biraz daha zorluyordu. Sabrın sonunda, yepyeni ufuklar açıldı. Medineliler İslâm’a girmeye başlayınca her şey değişmeye başladı. Mekkeli Sahabiler, hicret ederek baskı ve işkenceden kurtuldular.

Olanları haber alan Hişâm b. Âs, Ebû Cehil’in üvey kardeşi Ayyâş b. Rebîa ve Hz. Ömer radıyallâhu anhu ile birlikte Mekke’den kaçmak için anlaştılar. Gece Mekke’den çıkacak, sabaha karşı Gıffaroğulları’na ait gölün bulunduğu vadide, Serif denen yerin üstünde buluşacaklardı. Sabah olduğunda, herkes buluşma yerine gittiği halde, Hişâm b. Âs gelmedi. Kaçarken kardeşleri tarafından yakalanarak yeniden hapse atılmıştı. Hapis şartları ağırlaştırıldı. Yıllar geçtikçe dayanma gücünü kaybetmeye başladı.

Amansız işkencelere daha fazla dayanamayan Sahabi, sonunda kalbi imanla dolu olduğu halde, dili ile onların tanrılarını kabul edip Hz. Peygamberi inkâr etti. Müşrikler, istediklerini duyunca ona işkence yapmayı bıraktılar. Hişâm b. Âs daha sonra yaptığına bin pişman oldu ama diyeceğini demişti bir kere. Lakin onu felakete sürükleyen asıl şey bu değil, ümitsizlik hastalığına yakalanması oldu.

Dinden çıktığını ve tövbesinin asla kabul olunmayacağını sandı. Söylediği sözler aklından bir türlü çıkmıyordu. Kendisini, dünya yıkılmış da altında kalmış gibi hissediyordu. Üzüntüsü büyüdükçe büyüdü. Yaşam sevincini kaybetti. Hayata ve insanlara küserek içine kapandı. Sık sık nefsine döndü: “Allah’ı tanıyıp ona iman ettikten ve resulünü tasdikten sonra, biraz işkence yapıldı diye dinden döndün. Öyle mi?” diyerek kınadı.

Ümidini her geçen gün biraz daha kaybeden Sahabi, kendini Mekkeli müşriklerden biri gibi hissetmeye başladı. O sırada, Mekke’de kalan birçok Müslüman, Hişâm b. Âs’ın durumuna düşmüştü. Bunun üzerine şu ayeti kerîme nazil oldu:

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.” (Zümer, 53)

İrfanî dokunuşlarıyla birçok kişiye yol gösteren Hz. Ömer, ayet-i kerîmeyi duyunca çok sevindi. Hemen bir mektup yazarak Hişâm b. Âs’a gönderdi. Ayetin sonuna: “Allah azze ve celle bu ayeti senin gibiler hakkında indirdi” diye, not yazdı.

Hz. Ömer’in mektubunu alan Hişâm b. Âs, bir kaç kere okuduğu halde onun ne demek istediğini bir türlü anlayamadı. Hz. Ömer, bu mektubu ona niçin göndermişti? “Ayette Allah celle celaluhu, dinden dönenleri bağışladığını yazmıyor ki!” diye, kendi kendine söylendi.

Lakin mektubun gönderilmesinin bir sebebi olmalıydı. Sakin bir yere gidip uzun uzadıya düşündü. Ayetin anlamını hâlâ çözemiyordu. Boynunu büküp Rabbine sığındı. Gerçekleri göstermesi için günlerce yalvardı. Ondan başka kimden yardım isteyebilirdi ki! Gözyaşları içinde Rabbine dua dua yalvardı.

Kurtuluşun Anahtarı “Dua”

Sonunda, kalbini örten perdelerin hakikate açıldığını hissetti. O gün neler yaşadığını anlatan Hişâm b. Âs şöyle der: “Ayette, tam olarak ne söylenmek istendiğini bir türlü anlamıyordum. Sonunda ‘Allah’ım! Bana bu ayetin manasını anlamayı nasip et!’ diye dua ettim. Bundan sonra, ayetin benim gibiler hakkında nazil olduğunu, tövbe edersek Allah’ın günahlarımızı affedeceğini anladım. Dünyalar benim olmuştu. Sevinçten içim içime sığmıyordu. Hemen deveme binip bir an önce Mekke’yi terk etmek istedim.”

“Müşrikler, dinlerine geri döndüğümü zannettikleri için beni hapisten çıkarmakla kalmamış, izlemeyi de bırakmışlardı. Bu durumdan istifade ederek, gece gizlice Mekke’den ayrılıp Medine’ye yöneldim. Yolda herhangi bir şeyle oyalanmadan doğruca Medine’ye gidip Allah Resûlü (sav) ve Sahabilerine ulaştım.” (Beyhakî, Delâilu’n-Nübuvve, 2/461.)

Hayatı boyunca baskı, zulüm ve işkenceye direnen Hişâm (ra), yaptığı bir hatayı yanlış değerlendirdiği için uçurumun kıyısına kadar gelmişti. Durumu fark eden Hz. Ömer’in irfânî dokunuşu sayesinde, o ve onun gibi pek çok Sahabi, cehennem ateşine düşmekten kurtuldu.

Bu gün de etrafına Allah’ın (cc) nuruyla bakan basiretli kişiler, irfânî dokunuşa ihtiyaç duyan nice mü’min kardeşinin olduğunu görür. Onlara hikmetle yaklaşır ve içine düşmek üzere olduğu çukurdan kurtarabilir. Rabbim, bizlere de basiretle bakmayı, hikmetle hareket etmeyi, irfânî dokunuşlarla kardeşlerimizin elinden tutmayı lütfeylesin. Amin.

 

Abdullah Kara – Dr. Hilal Kara