DosyalarGeleceğe Tarihle Bakİhsan AktaşÖne Çıkanlar

Tarihten Bugüne Müslümanların Birlik İdeali

969Okunma

Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, sömürge imparatorluğunun işgal etmediği bir seccade serilecek toprak parçası kalmamıştı. İlk işgal girişimi Hindistan’dan başladı ve İstanbul’a, İngiliz gemilerinin yanaşması ile İslam dünyasının sığındığı son kale de yıkılmıştı. Batılıların bu işgal girişimi, tam iki yüzyıl sürdü. Adım adım ilerleyerek, bin yıllık öçlerini almışlardı.

Fatih Sultan Mehmet devrinde İtalya’nın bir parçasının Osmanlı toprağı, Kanuni devrinde Avusturya ve bugünkü Almanya topraklarının bir kısmının Osmanlı ile Almanlar arasında savaş zemini olduğunu düşünecek olursak ve Osmanlı topraklarının bir ucu Aden Körfezi ve Arabistan Yarımadası’nın tamamında, bir ucu Kafkaslar’a, bugünkü Ukrayna ve Macaristan’dan; Afrika’da Fas, Tunus, Cezayir, Mısır ve Orta Afrika’ya kadar uzandığı gerçeğinden hareketle; eğer vahşi sömürgeciler bir sömürü ve işgal imparatorluğu kuracaklarsa; bunu Osmanlı’nın var olduğu topraklarda yapmak için ardı arkası gelmeyen saldırılarına devam ettiler.

Osmanlı’nın Batı karşısındaki tutumu

Osmanlı Devleti başlangıçta, karşı karşıya olduğu durumu algılamakta zorlandı. Osmanlı’nın batı karşısındaki tutumu, büyük bir imparatorluğun takınması gereken tutum gibiydi. Büyük oranda batıya karşı üstünlüğü olduğu için, kendisini her alanda batılılardan üstün görmesi gayet doğaldı. Bugünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya karşı olan tutumu; Osmanlı’nın bakış açısını anlatmaya yardımcı olur. Osmanlı ordusu, Avusturya ve Rusya orduları karşısında savaş kaybetmeye başladığında, adım adım gerilediğinin farkına vardı ve II. Mahmut devrinden başlamak kaydıyla, devlet olarak tedbir alma yoluna gitti.

Bir yandan askeri alanda teknik donanımı artırıp, teknolojik gelişmeleri takip etmeye çalışırken; diğer taraftan devlet yönetiminde reform arayışlarını devam ettirdi. Sened-i İttifak’tan başlayıp, Tanzimat Fermanı’nın yayınlanmasıyla devam edip; II. Meşrutiyet’in ilanına kadar, tam yüzyıl boyunca reform çabalarını sürdürdü.

Osmanlı İmparatorluğu’nda askeri ve devlet reformları devam ederken; diğer yandan devletin varlığını muhafaza etmek için önce Osmanlıcılık fikri ortaya atılmıştır. Osmanlı Devleti içerisinde yaşayan Gayrimüslim ve Müslüman tebayı bir fikir etrafında tutmayı amaçlayan bu akımın ömrü fazla sürmedi. Başta Balkanlar olmak üzere, kaybedilen topraklarda Hristiyan’ların çokluğu, bu fikirden çabuk vazgeçilmesini sağladı. Daha sonra İslamcılık (İttihad-ı İslam), Garpçılık ve Milliyetçilik fikirleri, Osmanlı devletini var etmek için öne sürülecek fikirlerdendi.

İslamcılığın doğuşu

Osmanlı Devleti’ni var etme çabaları içinde en uzun ömürlü fikir, İslamcılık düşüncesidir ki bugün hala tesirini devam ettirmektedir. Hatta Garpçılık ve Milliyetçilik düşüncesinde olanlar dahi bu tesirin dışında kalamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sahip olduğu topraklarda Gayrimüslimlerin sayısı iyice azalınca; Osmanlıcılık fikri zayıflamış ve Müslüman teba’nın birliği sağlanabilirse devletin devamlılığı sağlanabilir düşüncesi öncelik kazanmıştır.

İslamcılık düşüncesi, üç damardan gelişmeye devam etmiştir. Birincisi devlet adamlarının öncülüğünde yürüyen İslamcılık, “Eğer İslam’ın hurafelerden uzak sahih kaynaklarına dönersek tekrar güçlenip ihtişamlı günlerimize geri döneriz.” düşüncesi, Osmanlı paşalarının ana fikri olmuştu. Namık Kemal ve Ziya Paşalar fikrin öncüleri sayılırlar. Özellikle Namık Kemal, Müslümanların varlığını devam ettirmesi için devlet eliyle alınan tedbirlerin yeterli olmayacağını, bir halk seferberliğine ihtiyaç olduğunu ilk kez gündeme getirmişti. Vatan Yahut Silistre, bu durumu resmeder.

İslamcılığın ikinci damarı Selefi damardır ki, Cemalettin Afgani’den, Reşid Rıza’ya ve Suudi Vahhabizmi’ne kadar uzanan Selefi bir damarın İslamcılığa etkisi olmuştur. Üçüncü ana damar ise tasavvufla gelen İslamcılık damarıdır ki; daha sonra Abdülhamid İslamcılığı ile birleşerek, devlet İslamcılığı ile özdeşleşerek, Abdülhamid döneminin siyasi vizyonuna dönüşmüştür.

Osmanlı vatandaşı olan Molla Mevlana Halid, Hindistan’a giderek Abdullah Dehlevî’den ders alarak müridi olur. Abdullah Dehlevî, İmam-ı Rabbani’nin “Tecdîd” hareketinden etkilenen, asrın şartlarına göre yenilenme fikrini temsil eden Hindistan’ın büyük âlimlerindendir. Hindistan’ın tecrübe ettiği bir konu da İngilizler’in Hindistan işgalinden edindikleri tecrübedir ki; onların acımasızlığını Müslümanları Müslüman valilerle nasıl baskı altında tuttuklarını; gerektiğinde yeni bir din, yeni bir mezhep kurdurduklarını Hindistan Müslümanları öğrenmişti ve “Bu İngilizler, bir gün bütün İslam topraklarını işgal edecekler.” kanaatine varmışlardı.

Halidilik ve Abdülhamid Han İslamcılığı

Hindistan’dan dönen Mevlana Halid, 230’a yakın Halife yetiştirerek, Osmanlı topraklarının dört bir yanına göndermiştir. Yaptığım incelemelere göre Halidi-Nakşiler olarak, şu dört ana fikri Osmanlı şehirlerinde yaymışlardır:

Sahih dini akide, İslam ahlakı (tasavvuf), Sömürge karşıtlığı, Bağımsız vatan.

Osmanlı için “sömürge karşıtlığı” ve “bağımsız vatan” fikri, yeni fikirlerdi. Bir imparatorluğun vatanı, Daru’l-İslam toprağı bağımsızdır. Zaman içerisinde İngilizlerle savaşlar başladığında, sömürge karşıtlığının ve bağımsız vatan fikrinin ne anlama geldiği daha iyi anlaşılacaktı.

Abdülhamid döneminde, Halidilerin düşüncesi ile II. Abdülhamid İslamcılığı birbiri ile özdeşleşti ve devlet düşüncesine dönüştü. İlim dilinde Pan-İslamizm olarak adlandırılan bu siyaset, “Modern Türkiye”nin varlığını muhafaza etmesinin zeminini hazırlamıştır.

Batı sömürge imparatorluğu, iki yüzyıl Osmanlı topraklarını işgal etmek için uğraştı, kalan yüzyıl boyunca bin bir türlü hile, desise ve karalama ile değerlerimizi Allah’a (celle celaluhu) olan imanımızı, Hz. Peygamber’e (sallallâhu aleyhi vesellem) olan bağlılığımızı, Kuran’a olan sadakatimizi ve Müslümanlarla bir araya gelip güç birliği yapmamızı engellemek için olanca güçleriyle çabalıyorlardı.

Şimdilerde ise her on yılda bir, bugünkü DEAŞ gibi örgütler üreterek, İslam’ı karalamaya devam ediyorlar. İslam’ın sağlam temelleri karşısında değerlerinin zayıf olduğunun farkındalar. İnsanlığın nazarında kendilerini var edemeyeceklerinden; İslam’ı yok etmek istiyorlar. Varsın olsun, yüzyıl öncesine göre daha güçlüyüz ve değerlerimize çok daha bağlıyız. Geleceğe ümitle bakıp Müslümanların birliği ülküsünden vazgeçmeyeceğiz. Müslümanın ülküsü İ’la-yı Kelimetullah’tır. Yani, Tevhid uğruna mücadele etmektir.

 

İhsan Aktaş