İrfan Mektebi

‘Aşk Cihadı’ Vaktidir

728Okunma

15 Temmuz gecesi zirveye ulaşan Hak-batıl ayrımı ve mücadelesi, günümüzde de son hızıyla devam etmekte, hem ülkeler hem de bireyler seviyesinde, samimiyetten uzak, hatta münafıklık derecesine varan tüm hareketler, hemen açığa çıkmakta, adeta hem içimizde hem de dışımızdaki şeytaniyetin maskeleri birer birer düşmektedir.

Özelde ülkemizin, genelde cümle Ümmet’in verdiği bu hak mücadelesi, yüzlerce şehidin şahitliği ile güçlenmekte ve her bir şehit bir yıldız gibi yolumuzu aydınlatmaktadır. Gerek 15 Temmuz ve Afrin gerekse diğer cephelerdeki şehadetlerde öyle fedakârlıklara şahit oluyoruz ki, kimi evlatlar adeta “Anam, babam sana feda olsun!” derken, kimi anne babalar, “Oğlum, kızım sana feda olsun!” demekte. Her ne kadar sadece vatan sevgisi ile söyleniyor gibi görünse de özünde bu sözler, Hak Aşkı’nın bir ifadesi ve bu mücadele, aslında Hak’ka duyulan özlem ve iştiyakın savaşı, kısaca “aşk cihadı”dır.

Ülkemizin içinde bulunduğu bu mücadeleyi nasıl destekliyor ve elimizden geleni yapıyorsak, bunun gibi bir mücadeleyi kendi içimizde de başlatmalı, kendimizdeki Hak Aşkı’na duyduğumuz özleme kulak vermeli ve böylece bu Aşk Cihadı’na biz de dahil olmalıyız.

Aşk Cihadı Nedir?

Kendimizi kötülükten, şeytânî kuvvelerden, sahte tanrılardan ve kalbimizi istila edip orada hüküm süren putlardan temizlemektir. Dünyaya olan bağlılığı kesmek, kalpteki putları kırmak ve kendini feda etmek… Doğruya ulaşmak için verilen savaşta kişinin kendisini vermesi… Sevgili’ye ulaşma çabalarıyla yanmasıdır.

Yoldaki şer güçler karanlıkta çalışır. Bu yüzden, gün ışığının, irfan nurunun kılıcıyla fetholunmaları gerekir. Çelik gibi bir iradeden mamul bir kılıç lazım bize bu cihatta. Hakikati örten engelleri kesip bertaraf eden, tıpkı Cenâb-ı Şâh-ı Velâyet Hz. Ali Efendimiz’in Zülfikâr’ı gibi bir kılıç!

Aşk cihadında kaybetmek yoktur, çünkü bu mücadelede her bir kayıp, kaybetmek gibi görünse de Hak huzurunda insanın mahviyetini artırır, acizliğini fark ettirir ve Allah’a daha çok sığınmasını sağlar. Yani, cihad etmek, bir muhabbet işidir.

İnsan muhabbet savaşı verdiğinde, kendi kalbinin sahibi ve kendi kalbinin sultanı, kendi kendini yenen bir aslan olur. Denebilir ki, cihad, insan öldürmek değil, insanları Allah aşkı yoluna kazanabilmektir.

Hz. Mevlânâ (kuddise sırruhû)’ya “Cihad nedir?” diye soruyorlar. “Delilerin elinden silahını almaktır.” diye cevap veriyor. Prof. Nevzat Tarhan bu sözü şöyle yorumluyor; “Sağlıklı düşünmeyen bir insanın elinde silah olursa kan akar. Silahı onun elinden almak bir cihattır. Kötülük yapacak insanın kötülüğüne engel olmak  cihattır.” 15 Temmuz gecesi, bu mücadeleye defalarca şahit olduk.

İçimizdeki Savaş

Batı dünyasına göre, Peygamber Efendimiz (sav) savaş peygamberidir. Hâlbuki Efendimiz bize aslında “içsel savaş”ı öğretti, “Cihad-ı Ekber” yani nefsimizle olan savaştır bu. Peygamber Efendimiz (sav) dünyayı şereflendirdiği zaman, gönülden gönüle eğitim başlamıştır. Bize bu mücadelenin, aslında bir muhabbet savaşı olduğunu göstermiştir, çünkü içsel mücadele, gönül ile yapılır. İçi- mizdeki en büyük çabalar, hak ile batıl, tevhid ile şirk arasında yapılan cihatlardır.

Demek ki, Resûlullah (sav) bize; adaleti kazanmak için zülüm ile, hukuku elde etmek için anarşi ile, özgürlüğü kazanmak için esaret ile, medeniyete varmak için vahşilikle ve Ehli Sünnet’ten olabilmek için batıl mezheplerle savaşmayı öğretti.

Peygamber Efendimiz (sav) savaş Peygamberi değildir. Ancak ruhumuzun  nurunu  bulmamız için bize rehberlik etmiştir. Efendimiz’in  öğrettiği Cihad-ı Ekber, bizim için en kıymetli mirastır. İçimizde olan en büyük düşman ile savaşmak, Ümmet-i Muhammed’e verilmiş en büyük ayrıcalıktır. Resûlullah’ın bize tavsiye ettiği bu ilahi reçete, bizi nefsin zulmünden kurtarıp ölümsüzlüğe ulaştırır. Yine, “esfel-i safilin”den kurtarıp sevdaya ve Nur-u Muhammedi’ye; münafıklık- tan, cehaletten ve sahtelikten kurtarıp ihlasa ve ubudiyete ulaştırır.

Allah yolunda savaşçı olmak bizim borcumuz çünkü biz Âlemlerin Rabbi’nin halifesiyiz. Allah’a karşı ölümden korkmama ve hakikat yolunda yürüme borcumuz var, bir mücahit olma borcumuz var. Şehit olanlara, onların izinden gitme borcumuz var. Hepimiz Hz. Âdem’in torunları, Şehid Hâbil’in çocuklarıyız.

En yoğun mücadele, iç savaştır, “cihad-ı ekber.” En büyük dinamik sünnet/yol, Resulullah’ın sünnetidir, onun yoludur, hayat tarzıdır. En büyük yolculuk, hac ve hicrettir. Hakikat karşılıksız verilmez. Hakikatin peşine düşmelisin. Hakikati buldum diye oturma, hicret et. Yüce Kitabımızda: “İman edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, derece bakımından Allah katında daha üstündürler. İşte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” buyrulmaktadır. (Tevbe, 20)

Cihad etmedikçe Muhammedî ahlaka varamayız. Kendimizi feda etmeden kurbiyet (Allah’a yakınlık) cennetine varamayız. Hepimiz, “Anam, babam, malım, mülküm, canım sana feda olsun yâ Resulellah!” demek yerine, “Şefaat yâ Resulellah” diye yalvarıp duruyoruz. Efendimiz sadece şefaatçi bir peygamber ve bir günah sildirici değil, O, Habibullah, sallallâhu aleyhi vesellem, O kulların mücevheridir.

Acizlenmeyi Bırak, Kendini Keşfet!

Ey aşk cihadını arzulayan kişi! Kendi zamanın kahramanı ol. Ka’be birliğinin temelini inşa eden mimar ol. Kendi mukaddes alanını inşa et ve kendi zamanına bir kutsiyet ver. Kendi direnç gücünü kullan. İç potansiyel, öz, kök hazinene kavuş ve nihayet, yeniden insan ol. Bu âleme şahid ve şehit olmak için geldik; sahibi ve cahili olmak için değil.

Sahip çık; sahip olma. Tükenme; üret. Kayıp ve ölüm korkularından kurtul. Yaklaşma sanatını öğren. Gözyaşı dökmeyi, rahmet denizine gark olmayı, kalpteki putları yıkmayı, ihtiyaç gözüyle bakmayı öğren.

Dini, sadece caminin dört duvarı arasına, evde seccade üstüne indirgeme. Verme sanatında uzmanlaş, aşk mesleğinde uzmanlaş.

Hayatını İslam’a ver. Cân-ü dilden, “Anam, babam, çocuk, malmülk, makam ve canım fedâ Yâ Resûlellah!” demek için bu dünyaya geldik. Dünyaya, Allah’ın  Habibi’nin  aşkına  dalmak  için  geldik…

İslam’ın özüne ihtiyacımız var. Bize İslam’ın özünü yaşatacak olan, dört duvar arasına indirgenmiş hayattan kurtulmak ve ilahî ayetlerin hikmetini yaşamak için varlık çölüne dalmaktır. İslam’ın özünü yaşatan, hayatımızda sürekli bir muhabbet savaşı içinde olmamızdır. Yolcu ol ve  girebilecek  kapılar  ara…

Kelime-i  Şehadet’in  hakikatini  yaşama  zamanı geldi. İnzivaya çekilip yoğun ibadetlere dalma zamanı değil, toplum içinde halkla beraber olup yaşayan Kur’an olmaya çalışma zamanıdır. Yaşayan Kur’an kimdir? Rahmet-en l’il Âlemin olan Seyyidu’l Murselin, Seyyidu’l Umem, Seyyidu’l Kevneyn, Sahibu’l Mirac, Mahbûb-u Hudâ, Şem- si’d Duhâ, Nuru’l Hudâ, Habibullah Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi vesellem.

-Rabia Brodbeck