Erol Erdoğanİslamı Doğru Anlamada Modernist MüdahaleÖne Çıkanlar

Doğru Düşünme ve Sahih İtikat Sürecinin Oluşumu

1.05BinOkunma

Akıl, Bilgi, Eylem, Söz, Sabır Zinciri

Müslüman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerimizi açmasaydık; anne ve babamız ateist, Budist, Hindu, Zerdüşt, Hıristiyan, Yahudi olsaydı; araştırarak, okuyarak, dinleyerek, sorarak, aklederek, düşünerek veya bize ulaşan dini bilgilere kulak vererek, Müslüman olma ihtimalimiz neydi?

Soruyu bir de genelleştirerek sorayım. Şu anda yaşayan 1,8 milyar Müslümandan ne kadarı, Müslümanların yaşamadığı bir coğrafyada Müslüman olmayan bir ailenin ferdi olarak dünyaya gelseydi, yine Müslüman olurdu?

Kabul edelim ki, düşündürücü ve sarsıcı bir durum. Ailemiz ateist veya Hindu, Budist, Hris- tiyan, Yahudi, Zerdüşt olsaydı, sonradan Müslü- man olma ihtimalimizi, bir ölçüde, bizim “yaradanı bulma çabamız” ile bize ulaşan dini telkinlerin niteliği, niceliği, zamanlaması belirleyecekti. İşte onun için, zaman zaman dualarımıza “Müslüman bir coğrafyada, Müslüman bir anne babadan dünyaya gelme nimetini bahşeden Rabbimize ham- dolsun.” şeklinde cümleler yerleştiriyoruz.

Burada aklımıza zorunlu olarak takılan soru şu olmalı: Ateist, Hindu, Budist, Hristiyan, Yahudi, Zerdüşt bir ailenin çocuğu olarak doğan bir kişinin İslam’ı bulması ve iman etmesi nasıl mümkün olabilir? Kişinin, Allah’ı bulması ve O’na inanması için kendisine düşen sorumluluk nedir? Bizim bu konuda sorumluluklarımız var mı?

Yukarıdaki sorulara vereceğimiz cevaplar, aynı zamanda şu sorunun da cevabı olacaktır: Müslüman bir ailenin mensubu olduğu için “geleneksel” biçimde İslam’ı yaşayan bir kişi, itikadını, zan, hurafe, şirk ve vehimden temizleyerek “tahkik” seviyesine nasıl çıkarır?

Bu sorulara vereceğimiz cevaplar, doğru düşünme, sahih itikat, dinin tebliği gibi konularda da bize temel prensipleri gösterecektir. Sorularımızın cevabını iki yerde arayacağız. Önce, ilk vahiyle birlikte başlayan, İslam’ı hiç bilmeyenlere dinin (Allah, peygamber, tevhid, amel, ahlak, hukuk vb.) nasıl anlatıldığını inceleyerek bir yöntem araştırması yapacağız. Sonra da ayet ve hadislerde konuya ilişkin söylenenleri düşünerek, ikinci bir analiz gerçekleştireceğiz.

Çoklu Tebliğ Zinciri

Zihnimizi hızlı bir tarih yolculuğuna hazırlayalım. Başlayalım önceki asırlara doğru gitmeye, miladi 610 yılına kadar ulaşalım. Vardığımız yer, Abdullah oğlu Muhammed’ül Emin’in, vahiy almaya başladığı ve Peygamberimiz olarak görevlendirildiği Mekke olsun. Şimdi duralım ve yeni sorularımıza cevap arayalım.

Allah, bir “peygamber” göndermeden sadece “kitap” gönderseydi veya sadece “peygamber” göndererek “vahiy” göndermeseydi, insanlar, tevhide tam olarak ulaşabilirler ve dinin gereklerini yeterince kavrayabilirler miydi? Bu soruya cevaplarımız  genelde  “Evet,  ama…”  diye  başlar. Çünkü “vahiy” ve “peygamber” ikilisi, öncelikle, Allah’ın sözü ile o sözü beyan eden ve yaşayan elçisine dayanan bir sistemi ortaya kor, sonra da peygamberin çevresinde oluşmaya başlayan inananlar üzerinden, toplum olarak dinin yaşanma biçimine dair sahici, elle tutulur, kıyaslanabilir model sunar. “Tebliğ zinciri” olarak tanımlayabileceğimiz ve bir süreç içeren bu formülle, insanın, kendisine ulaşan “iman” davetini çoklu düşünmesi ve anlaması sağlanmaktadır.

Anlatmaya çalıştığım formül şöyle: Allah insanı imana-tevhide ve sonra sâlih amele davet ediyor. Bu daveti/sözü, bir peygamber beyan ediyor, anlatıyor, sorulara cevap veriyor. Sonraki aşamada, istenileni, peygamber kendisi ve çevresindeki inananlar topluluğu ile uyguluyor, yaşıyor. Böylece davete muhatap olan insan, sorularına cevap bulduğu gibi, vahyin nasıl uygulanacağını peygamber ve toplumun şahsında gözlemliyor. Bu süreç, duyma, sorma, araştırma, görme, gözlemleme, modelleme, anlama gibi çoklu araçla insana sahih düşünce yolu açıyor.

Asr Suresi’nin Davet Formülü

Sabrı izah için sıkça tekrar ettiğimiz Asr Suresi, bize, doğru düşünme ve sahih itikat sürecinin inşasına dair de yol çizmektedir. Surede yer alan ayetlerde, hüsranda olmayanlar anlatılırken şu cümleye yer verilir.

“… İman edenler, sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler…”

“Tebliğ zinciri” burada açık şekilde gösterilmiştir. İlk aşama “iman etmek”tir. İman, bilgi (ilahı bilme) ve kabul etme içerir. Bilinen ve kabul edilenin amel-eylem ile sürdürülmesi gerekir. İkinci aşamada amel-eylem ile hayata geçirilenin, üçüncü aşamada başkalarına anlatılması ve tavsiye edilmesi gerekir. Bu tavsiyeye sabır dâhil edilir.

Bu silsile, hem inanan için hem o inanan insanın davetine muhatap olan için kıymetlidir. Bu yolla, inanan, imanını amel ve tebliğ ile tahkike doğru derinleştirirken, onun davetine muhatap olanın da İslam hakkında doğru bilgi edinmesi sağlanır. Ayetlerde “iman” kelimesinden sonra “amel-i sâlih” kavramının gelmesini, tebliğ bakımından formüle edersek, anlatmanın en iyi yolunun “yaşamak” olduğunu görürüz. Gerçekten de “yaşamak” en iyi öğretmen, en iyi vaizdir.

İslam’ın ilk dönemlerinde peygamberimiz ve arkadaşları tarafından ortaya konulan bu yöntem, hangi dönemde uygulanmışsa, o dönemlerde Müslümanlar hem sayıca hem nitelik (ahlak, hukuk, eğitim, sanat, devlet vb.) olarak güçlü olmuşlardır.

Burada “ilim-amel” birlikteliğinin, İslam’ın anlaşılması ve yayılmasında, güçlü bir vesile olduğunun altını özellikle çizmek isterim. Çünkü “Yaşamak”, yaşayanda derinleşme sağladığı gibi davete muhatap olanın da düşünce ve itikatta sahihliğe ulaşmasına yardımcı olur. İslam’ın, dünyaya yayılmasında, tüccarların payının büyük olması da dini yaşamanın tebliğdeki önemini ortaya koymaktadır. Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamberimizin hadis-i şeriflerinde, sık sık kıssa (hikâye, olay) anlatılmasını bu bahiste düşün meliyiz.

Bu bahsi şu prensiple tamamlayabiliriz. Bir dini (iyiliği, doğruyu, güzelliği) sadece sözle anlatmak veya sadece yaşamak; onun başkaları tarafından anlaşılması ve kabul edilmesi için yetmez, sözle anlatmak ve anlatılanın yaşanması gerekir.

Doğru Düşünmede Bilgi, Söz ve Akıl

İslam’ı veya İslam’a dair bir meseleyi anlatırken (tebliğ,  beyan,  izah,  tartışma,  münazara…)  ayet ve hadislerin bize tavsiye ettikleri, kendimizde ve muhatabımızda, doğru anlamayı sağlamak için önemlidir. Bunların ilki “doğru bilgi”dir. Beyan, tebliğ, davet, iletişim, etkileşim ve emr-i bi’l maruf için “doğru bilgi” şarttır.

İkincisi “söz”dür. Düşünce “söz” ile kendini izhar eder ve söz ile biz insanlara düşüncemizi iletiriz. “Söz”e dair ayetlerde ve hadislerde önemli

vurgular vardır. Çünkü sözün tarzı, muhtevası, çeşidi, insanın düşüncesini etkiler. Sözün güzel, hikmetli, latif, maruf, adil, kolaylaştırıcı, açık-sarih, yumuşak olması gerekir. Allah’ın sözünü taşıyan dil ince olmalı, muhteva neyse onu kendi gerçekliğinde yansıtmalıdır.

Allah’ı bulma O’na iman etme ve dini anlatma süreçlerinde “akıl” önemlidir. Çünkü akıl, anlama, ayırt etme, fark etme, muhakeme, kıyaslama aracıdır. Zaten din “âkil” olanadır. Onun için “âkil ve bâliğ” olmak, sorumluluk/mükelleflik başlangıcıdır. Kur’an’da “Hiç düşünmüyor musunuz?” veya “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” şeklinde ikazlar sürekli yer almaktadır. Bunun yanı sıra, aklın eseri olan tefekkür ve tezekkür kavramları da sıkça ayet ve hadislerde karşımıza çıkmaktadır. Peygamberimizin bir hadisinde yer alan, “İnsanların dünyada yaptığı işler, akılları nispetindedir; ahiretteki mükâfatları da bu işlere göre verilir.” cümlesi de akıl-iman-amel ilişkisini ortaya koyucu mahiyettedir. İbrahim Aleyhisselamın, Kur’an’da anlatılan, gökteki cisimlerin tanrı olup olamayacağına dair hikâyesi de akıl ve düşünmenin önemini gösteren başka bir ilahî uyarıdır.

“Akıl” doğru düşünme ve sahih itikat için şarttır. Hem Allah’ımız, hem Peygamberimiz, insanlara yönelik konuşmalarında “muhakeme” yeteneğine hitap etmişlerdir. Zaten İslam, bir yönüyle küfür ile iman, şirk ile tevhid, Allah ile diğer ilahlar arasında muhakeme yaptıktan sonra, doğruyu seçebilmektir. İlk vahiy olan İkrâ ayetleri de insanı düşünmeye yönlendirici mahiyettedir.

Sahih İtikatta Ben ve Muhataplarım

Sanayileşme ve modernizm ile başlayan süreç, tüm dinleri ve İslam mensuplarını, düşünme, inancını anlatma ve yaşama konusunda zora sokmuştur. Dinin kavramlarının içi bazen boşalmış, bazen de seküler kelimeler ile düşünmek zorunda kalınmıştır. Bugün, en önemli sorunlarımızdan biri, doğru düşünebilmektir. Müslümanın düşüncede ve itikatta sahihliği yakalaması, hem kendisini hem aynı çağı paylaşanları etkileyecektir.

Benim doğru düşünmem, dinimi doğru anlamamı ve yaşamamı, çağdaş sorunları sağlıklı analiz etmemi sağlayacağı gibi, muhatabım olanlara da doğru ve sahih düşünmeyi telkin edebilme gücünü bana verecektir.

Dolayısıyla, “Çağımızda, dinimizi neden iyi anlatamıyoruz, insanlarda sahih bir düşünce ve itikat neden sağlayamıyoruz?” şeklinde bir sorumuz varsa, bu sorunun cevabının bir kısmı buraya kadar anlattıklarımızla ilgidir.

Doğru düşünme ve sahih itikat sürecini inşada en başta akıl-muhakeme, sonra doğru bilgi, sonra eylem-yaşamak, sonra anlatmak-söz gelir. Bütün bunları “sabır” ile de muhkemleştirmeliyiz ki muhataplarımıza doğruyu görme fırsatı vermiş olalım. Ayrıca, zalim ve cehûl olabilme yeteneği olan kendi nefsimiz ve diğer tüm insanlar karşısında ye’se düşmeden yolumuzda ilerleyebilelim.

-Erol Erdoğan