Önden Gidenler

Ehl-i Sünnet’in Reisi: İmam Mâturîdî

1.18BinOkunma

Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed el-Mâturîdî (Ölm. H. 333/ M. 944)

Türklerin 751’de, Talas Savaşı ile kitleler halinde Müslüman olmasından yaklaşık olarak bir asır geçmiş, Karahanlılar ve Samanoğulları gibi Müslüman Türk devletleri teşekkül etmişti. Abbâsîler’in merkezî otoritesinin oldukça zayıfladığı bir dönemdi. İşte, İmam Mâtürîdî bu şartlar altında,  bugün  Özbekistan  Devleti’nin  sınırları içinde bulunan Semerkand’ın Mâturîd köyünde doğdu. Bir asra yakın bir ömür sürmüştür. Yaşadığı dönemde, Mâverâünnehir bölgesine Samanoğulları hâkimdi.

Müslüman Türklerin İslâm medeniyetine katkısını görmezlikten gelmek, küçümsemek, hatta yok mesâbesinde telakki ederek unutturmak isteyenler, Türkleri sadece “asker bir millet” olarak nitelemeyi, İslâm medeniyetindeki yer ve konumlarını da askerî başarılarla sınırlamak istemişlerdir. Buna en güzel cevaplardan birisi de İmam Mâtürîdi ve düşüncesidir.

Zira o Mâturîdiyye mezhebinin kurucusu, dirâyet alanında ilk eser veren bir müfessir ve mezhepte müctehid bir fakihtir. Hanefî mezhebinin dördüncü, hatta üçüncü kuşak âlimlerinden kabul edilmektedir.İmam Buhârî de kendisine büyük bir ilham kaynağı olmuştur. Zira Buhârî de aynı toprakların bir çocuğu olarak, Kur’ân’dan sonra en güvenilir dînî kaynağın, Hz. Peygamber’in hadislerini ihtiva eden Sahîh-i Buhârî’nin müellifidir.

Bozkırın Allâmeleri

Bozkırın çocukları, bir asır gibi kısa bir zamanda ilim ve irfanla donanmış, itikad, tefsir, hadis ve fıkıh alanında müctehid imamlar, rehberler yetiştirerek, Orta Asya’nın kalbinden İslâm dünyasının merkezine gelmişlerdir. Bağdat’ı ve Halife’yi korumak ve kollamak vazifesiyle Bağdat’a davet edilmişler, icâbet etmişler, bir müddet sonra da Anadolu kapılarına dayanmak kendilerine müyesser olmuştur. O günden beri de İslâm’ı ve Müslümanları himaye etmek, hep o toprakların  çocuklarının gönüllü vazifesi ve sorumluluğu olmuştur.

Sabahattin Zaim Hoca’nın çok haklı tespit ettiği gibi, “İslâm’ın Hicaz’dan sonra en kuvvetli olduğu yer Orta Asya’dır. Bize İslâmiyet Hicaz’dan değil, Orta Asya’dan gelmiştir. Bütün İslâmî kaynaklar, âlimler, şeyhler, tarikatlar, hep Asya menşelidir. Mesela, Ahmed Yesevî ya da Horasan Erenleri. Bugün Ohri’deki tekkeye gidip oradaki hanımefendiye sorduğunuzda, ‘Burasını Horasan’dan gelen erenler kurdular, biz de yaşatmaya çalışıyoruz.’ der. İslâmî muhtevadaki terminolojimizin çoğu Farsça’dır; çünkü bu âlimler Semerkand’dan,

Buhara’dan kalkıp İsfahan üzerinden, Bağdat ve Şam’dan Türkiye’ye, İstanbul’a geldiler. Nakşibendî tarikatı, Buhârîler, hepsi oralardan gelmiştir. Dolayısıyla o şehirler İslâm’ın geliştiği yerlerdir. Orası İslâm’ın merkezi olmuştur, ‘periferi sözü kesinlikle  yanlış’tır.  Bütün  ilim  merkezleri  ve  Büyük Selçuklu Devleti orada doğmuştur.”

İmam Mâturîdî, eserleri ve fikirleriyle tanınmayı, anılmayı tercih etmiş, kendini değil, davasını, düşüncesini ifade etmiş, inancını savunmayı ve uğrunda mücadele etmeyi önemsemiştir. Bu nedenledir ki hayatı hakkında fazla bir bilgi mevcut değildir. Fakat O, hakkında bir tasavvuf büyüğü gibi menkıbeler ve rüyalar aktarılan, kerametlerinden bahsedilen, duasının kabul edildiğine dair rivâyetler bulunan büyük bir İslâm mütefekkiridir.

Zâhir ve Bâtın İlimlerinde Lider

Nesefî,  onu  “kudvetü’l-ferîkayn”,  zâhir  ve  bâtın ilimlerinde lider olarak tavsif eder. Bu konuda gerçekten haklıdır. Zira o, İslâm dinini ihya yolunda büyük bir çaba sarf eden, dinin hakikatlerini araştırma ve bunların ince mânalarıyla derin hikmetlerini ortaya çıkarma düşüncesiyle yoğrulmuştur. Kelâm ilminde “İmam” kabul edilmiştir.

Akîdeyi güçlendirme ve dini müdafaa konusunda, gerek İslâm dışı akımlara gerekse Mu‘tezile, Havâric, Karâmita, Revâfız ve Bâtıniyye gibi fırkalara karşı ciddi bir fikrî mücadele vermiş, dersleri, sohbetleri, yetiştirdiği talebeleri ve eserleriyle fıkıhta Hanefî usul ve geleneğine bağlı müctehid seviyesine ulaşmıştır.

“Kitâbü’t-Tevhîd”  adlı  eseri  Sünnî  kelâmının  en temel klasiklerinden biridir. Mâverâünnehir bölgesinde İslâm düşüncesinin belli bir istikrara kavuşmasında,  İslâm’ın ve  Hanefîliğin   Türkler arasında yayılmasında önemli bir rol  üstlenmiş ve bu etkisi kesintisiz, zaman içinde artarak devam etmiştir.

Mâturîdî, arkasında yılların çile ve gayretiyle yazdığı, kendisine aidiyeti kesin olan on üç eser bırakmıştır. En önemli iki eseri Kitâbü’t-Tevhîd ve Te’vîlâtü’l-Kur’ân’dır.  Fahreddin  er-Râzî  ve  Kurtubî, tefsirlerinde Mâturîdî’nin görüş ve yorumlarına yer vermiş, Kurtubî, kendisini “eş-Şeyh el-imâm” diye anmıştır. Sonraki dönemlerde takipçileri tarafından “Şeyh, İmam, Şeyhülislâm, İmâmü’l-Hüdâ, Alemü’l-Hüdâ, Reîsü Meşâyih-i Semerkand,  İmâmü’l-Mütekellimîn,  Musahhihu Akāidi’l-Müslimîn, İmâmu Ehli’s-Sünne” gibi unvanlarla anılmıştır.

Mâturîdiyye, yani ‘Ehl-i Sünnet’

Ehl-i Sünnet (Ehlü’s-Sünne ve’l-Cemâa) tabiri, Mâturîdî’den  sonra  yaygın  hale  gelmiş,  Müslümanların büyük çoğunluğunun benimsediği ve izlediği yolu ifade eder olmuştur. Fıkıhta Hanefî mezhebine bağlı olan İmam Mâturîdî, eserlerinde Hanefîliği savunur ve Ebû Hanîfe’ye olan saygısını dile getirir. Akla, duyulara ve nakle dayalı bir düşünce ve inanç sistemini ifade eden Mâturîdîlik zamanla bir ekol haline gelmiştir. İbn Fazlullah el-Ömerî’nin belirttiğine göre “Mâturîdiyye” adı,  kendileriyle  mücadele  ettiği  Mu‘tezile  tarafından  verilmiştir.  Zira  Mu‘tezile  kelâmcıları, Mâturîdî’nin  Ehl-i  Sünnet  mezhebine  verdiği güçlü desteğe karşı duydukları şiddetli öfke sebebiyle, akaid ve usulde, Ebû Hanîfe’nin yolunu izleyen Ehl-i Sünnet mensuplarına Mâturîdiyye lakabını takmışlardır.

Mâturîdî, Kelâm ilminin kurucusudur. İnsan için bilgi edinme yollarını sistemli bir şekilde ortaya koyan ilk âlimdir. Onun şekillendirdiği epistemoloji, sonraki müellifler için bir model teşkil etmiş,

Sünnî  kelâm  eserlerinin  ana  planı  Kitâbü’t-Tevhîd’e dayanmıştır. Gerek kelâm gerekse fıkıh alanında, Ebû Hanîfe’ye bağlılığı ile dikkati çeken Mâturîdî,  “Kitâbü’l-Cedel”  adlı  eserini  de  fıkıh usulündeki delillerden yararlanarak, mezhep görüşlerini savunmak ve karşı görüşleri çürütmek üzere kaleme almış ve Cedel alanında eser veren ilk müelliflerden biri olmuştur.

İmam’a göre, akıl ve nakil gibi her iki bilgi kaynağından da yararlanmak zorunludur. Aklı kullanmaya karşı çıkanlar, nefsânî arzularına ve şeytânî tahriklere mahkûm olmuşlardır. Gerek fizik tabiatı tanımak gerekse beşerî hayatı düzenlemek ve karmaşık olayların içinden çıkabilmek için akla başvurmak zaruridir. Zira insan çeşitli eğilim ve içgüdülerinin yanı sıra, akılla da donatılmıştır. İnsanın tabiatıyla aklının uyum içinde bulunmadığı durumlarda akıl esastır.

Bilgi sistemi

Mâtürîdî, bilgi edinme yollarının en üstünü olarak kabul ettiği duyu idrakinin bile, zihnî fonksiyon yardımıyla gerçekleştiğini söyler ve bunun için önce yapılan algılamadan beyinde hâsıl olan izlenimler olmadan, yeni algılamanın gerçekleşemeyeceğini örnek olarak gösterir. İnsana verilen diğer organlar gibi aklın da dumura uğramaması, mutlaka çalıştırılmasına bağlıdır.

Mâtürîdî’nin bilgi sisteminde keşif ve ilham bir bilgi kaynağı olarak yer almaz. Zira sübjektiftir, sınanma, kontrol ve denetime tabi tutulma imkânı yoktur. Velîlerin peygamberlerden üstün olduğunu savunan bazı mutasavvıflara karşı çıkmış, görüşlerini reddetmiş, dünya nimetlerinden istifade edilmesini yadırgayanlara da bunların insanların faydası ve faydalanması için yaratıldığını söyleyerek karşı çıkmıştır.

Akla, aklın istidlâl ve tahlillerine önem vermeninyanı sıra, sem‘iyyât konularında ise başta Kur’an olmak üzere nakli en çok kullanan kişi olarak akıl ve nakil arasında bir uzlaşma temin etmiştir. O, tıpkı Ebû Hanife gibi, ele aldığı konuları işlerken, hayattan kopuk bir teorisyen olmamıştır. Fert ve toplumu daima göz önünde tutmuş, insan psikolojisini ve toplum realitesini sürekli hesaba katmıştır. Gelenek içinde kalarak ve geleneğin özüne bağlı kalmakla birlikte, tevârüs edilen bilgileri güncellemek suretiyle, yeni bir sistem ortaya koymuş, meseleleri askıda bırakmayıp çözümler getirmiştir.

Tefsir’de de Öncü

Ebû Ca‘fer et-Taberî rivayet tefsirinde ilk ve öncü kabul edilir. İmam Mâtürîdî’nin “Te’vîlâtu’l-Kur’ân” adlı muazzam tefsiri de “dirâyet tefsiri” türünün ilk eseridir. Zemahşerî ve Fahreddin Râzî’den yaklaşık üç asra yakın bir zaman önce, tefsirde dirâyetin örneklerini vermiştir. Eserin, bugün çoğu İstanbul’da olmak üzere, İslâm dünyasında ve Batı’da, kırk civarında yazma nüshası bulunması da ne kadar yaygın ve mütedavil olduğunu göstermektedir.

Te’vîlâtü’l-Ķur’ân, rivâyetlere de gereği kadar yer veren bir tefsir olmakla birlikte, dirâyet yönü ağır basan bir tefsirdir. Hemen her âyetin tefsirinde, bir  aklî  te’vil  ve  sistematik  bir  yaklaşım  mevcuttur. Eserde âyetlerin zâhirî mânaları yanında, Kur’an’ın genel ilkeleri ve hedefleri, toplumun dünya ve âhiret planındaki ihtiyacı, gelişme ve mutluluğu, sosyolojik, kültürel ve ekonomik şartları göz önünde bulundurularak yorum,  sentez ve analizler yapılmıştır. Fahreddin Râzî başta olmak üzere, Ebû Hayyân el-Endülîsî ve Kurtubî gibi önemli müfessirler eserlerinde ona atıfta bulunmaktadırlar.

Ehl-i Sünnet’in Reisi

Mâtürîdî, fıkıh geleneğinin de önemli bir temsilcisi olup fıkhın hem metodolojisi hem de meseleleri hakkında eserler vermiştir. Nitekim sonraki dönemlerde de kendisine “Ehl-i Sünnet’in Reisi” unvanının yanı sıra “Mâverâünnehir-Semerkand Hanefî fıkıh ekolünün reisi ve en büyüğü” unvanıyla atıfta bulunulmuştur.

İlk insan olan Hz. Âdem aynı zamanda peygamber olduğundan, ilke olarak ilâhî beyanın bulunmadığı bir zaman dilimi yoktur. Hz. Âdem’den sonraki dönemlerde bir peygamberin izleri silinince ardından diğeri gelmiştir. Mâturîdî, itikadî hükümlerin dayanağını teşkil eden delillerin sübût ve delâlet yönünden kesinlik taşıması şartını ararken, ameli ilgilendiren konularda bu şartı aramaz.

Bir ilim adamı, müctehid bir İmam olarak, ilme değer veren Mâturîdî’ye göre, İslâm toplumunun ilmî sürekliliği sağlaması için kendisini ilme adayan herkesin geçimini sağlamak Müslümanların görevidir, toplum bu görevini yerine getirmediği takdirde, tıpkı zekât borcu gibi “zorla ödeme” durumunda bile bırakılabilir. Bu derece önemlidir ilim ve ilim adamları.

İmam Mâturîdî vefat ettiğinde, Semerkand’ın ünlü Çâkerdîze Mezarlığı’na defnedildi. Arkadaşı ve öğrencisi Hakîm es-Semerkandî mezar taşına şunları yazdırttı: “Burası bütün hayatını ilme adayan, gücünü ilmin yaygınlaşması ve öğretilmesi yolunda tüketen, din yolundaki eserleri övgüyle anılan ve ömrünün meyvelerini devşiren kişinin mezarıdır.”

Ruhu  şad  olsun…

-Dr. Müjdat Uluçam