Genel

İslam’ı Coğrafi Sınırlar İçine Hapsetme Stratejisi

813Okunma

Tarihçiler, ülkelerin; jeopolitik, askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel yeteneklerini, güçlü ve zayıf yönlerini açıklamak için “büyük strateji” (grand strategy) kavramını kullanırlar. Bu kavram, aynı zamanda devletlerin uyguladıkları politikaların temel bileşenlerinden biridir. Bugün üzerinde yaşadığımız coğrafyanın, yüzyıllar boyunca dünya politikalarına yön verdiği değişmez bir gerçektir. Ortadoğu, özellikle İslam’ın neşet ettiği kutsal toprakları barındırmasıyla coğrafi değerini arttırmaktadır. Öte yandan, bölgenin büyük çoğunluğunun Müslümanlardan oluşması, kültürel dokunun İslam ile yoğrulması karşısında, İslam’ı kendi coğrafyası içinde hapsetme girişimleri de söz konusudur.

Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının birleştiği ‘orta bölüm’ olarak ifade edilen Ortadoğu’nun, belirtilen kıtalarla etkileşim kurma kabiliyeti çok yüksektir. Kıtalarla yakın temas, İslam’ın evrensel bakış açısı ile birleştiğinde, bir tehdit unsuru olarak okunmaktadır. Eski dünyanın havarileri, Müslümanların tekrar kendi kabuğunu kırıp dünyaya yayılmalarından son derece rahatsızdır.

İslam Ortadoğu’dan İbaretmiş Gibi

Günümüzde karışıklıklar içinde olan Ortadoğu, coğrafi bir sıkışıklığın içerisindedir. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi, İslamiyet’in doğduğu toprakların güvensiz, terör, şiddet ve çatışmanın merkezi olarak gösterilmeye çalışılmasındandır. Böylesi bir durum, İslam’ın barış, esenlik ve sağduyuyu savunan evrensel mesajının üzerini örtmekte ve dünya kamuoyunda olumsuz bir imaj sergilemektedir.

Avrupa’da sıkça rastladığımız cami ve minare karşıtlığı, ezan tahammülsüzlüğü, türban korkusu gibi histerik ve kronik rahatsızlıklar, bir dizi yasağı beraberinde getiriyor. İslam’ı yalnızca Ortadoğu’ya aitmiş gibi gösterme ve bu şekilde kabul ettirme telaşı, Müslümanlara karşı katı tutumlara zemin hazırlamaktadır. Ne var ki İslam’a, yalnızca doğduğu coğrafyaya ait, Arap bedevilerinin dini olarak yaklaşmaları, kendilerinin yaşadıkları dinsel ve siyasal kaygılardan kaynaklanmaktadır. Oysa bugün, Avrupa’da artan inançsızlığa rağmen, İslam’ın bir kurtarıcı gibi yükselmesi, Hıristiyan Avrupa’nın kimlik bunalımına girdiğini göstermektedir.

İslam’ın sadece Avrupa coğrafyasında değil, Asya ve Afrika karasında da yayılması tedirginlik yaratmaktadır. Myanmar Müslümanlarına karşı Budistlerin ve Orta Afrika’daki Müslümanlara karşı Hıristiyanların yaptıkları sistematik asimilasyon ve soykırım politikaları, dünyanın gözleri önünde cereyan etmektedir. Tüm bunlar, İslam coğrafyasının genişlemesi ve etki alanının artmasına bağlı olarak gelişmektedir.

Barbar Müslüman İmajı Pompalanıyor

“İslam korkusu” olarak formüle edilen ve bir literatür haline dönüşen İslamofobi, bir salgın gibi yayılmaktadır. Böylesi bir durumu körükleyen ise Ortadoğu coğrafyasında kurulan terörist grupların eylemleridir. Terör örgütlerinin şiddet eylemleri ile kan gölüne çevrilen Ortadoğu, her gün bir bombanın patladığı, insanların birbirlerini boğazladıkları yer olarak tescillenmek isteniyor.

Bugün çok net bir şekilde ortadadır ki, İslam topraklarında kurulan terör  örgütlerin  finansörleri ve en büyük destekçileri yurtdışındadır. Ortadoğu’nun zenginlikleri ile de doğrudan ilişkili olan bu yardımlar ile Müslümanlar arasındaki çatışmalar şiddetlendirilirken ganimetler toplanmaktadır. Terör ve şiddet eylemleri ile birbirlerini kıran Müslümanlar, dünya medyasında “iflah olmaz barbarlar” olarak lanse edilmektedir. Dolayısıyla iş, medya ayağı ile birleştiğinde,  İslam  korkusu bir propaganda zinciri içinde çığ gibi büyüyerek tüm dünyayı sarmaktadır. Böylelikle, Ortadoğu tekinsiz bir coğrafya olarak addedilip tüm dünyaya servis edilirken, Avrupa’daki İslam karşıtı yasakların meşruiyeti sağlanmaktadır.

İslam’ın Güçlenmesi Engellenmek İsteniyor

Tarih, insanları hiçbir zaman yanıltmadığı gibi ibret almayı ve ders çıkarmayı aşılar. “Coğrafya bir milletin kaderidir” yaklaşımı her zaman doğru olmasa da en büyük gerçekliktir ve değiştirilmesi söz konusu olduğunda krizlere yol açar. İslam’ın yayılması karşında “büyük strateji”lerini sahaya sürenler, Müslümanlara kendi coğrafyasında rahat yüzü göstermeme üzerine şekillendirmektedir. Ancak hesaba katılmayan husus, İslam’ın Ortadoğu’dan ibaret olmadığı, tüm insanlık coğrafyasını kapsayan devasa bir havza olduğu gerçeğidir.

Yaşadığımız krizlerin önemli bir bölümü, İslam kültür ve medeniyetinin yaygınlaşması karşısında Batının aldığı muhalif ve düşmanca konumdan kaynaklanmaktadır. Nitekim, medeniyetler çatışması ve İslam korkusu,  jeopolitik  kaygıla rın görünen yüzüyken, İslam’ın sınırların ötesine taşınmasına set koyma anlayışı, tüm çıplaklığıyla dikkat çekmektedir. Sonuç olarak, tüm bu çabaların, Batı’nın İslam karşısında coğrafi, demografik ve kültürel üstünlüğünü kaybetme korkusundan kaynaklandığı belirtilmelidir.

-Abdulkadir Aksöz