İsmail ÇolakÖne ÇıkanlarTarih

Medeniyetimizin Payitahtı İstanbul

1.07BinOkunma

Osmanlı Medeniyeti’nin efsunkâr güzelliklerinin odağında, “medeniyetimizin tacı” İstanbul vardı. Osmanlı’nın payitahtı olması hasebiyle İstanbul; Osmanlı Medeniyeti’nin sahip olduğu bütün değerleri, hasletleri, zarafet ve estetiği temsil ve teşhir edecek bir numune şehir olarak inşa edilmişti.

Kutlu fethin yorgunluğunu daha üzerinden atamayan Fatih Sultan Mehmed, kazanılan zaferin hakiki manada bir fetih olduğunu ispatlamak için hemen harekete geçmişti. Zira İstanbul, 40-50 binlik nüfusuyla ıssızlığa gömülmüş ve harap düşmüş bir şehir görünümündeydi. Anadolu’daki Müslüman Yörükleri cazip şartlar, planlı bir iskân politikası çerçevesinde şehre yerleşmeye teşvik ederek, İstanbul’u yeniden yapılandırmaya çalıştı. Bu gayretlerin sonucunda İstanbul, kısa sürede canlandı ve nüfusu 100 bine ulaştı.

Konstantinapol’den Dersaadet’e

Dünya hayatındaki büyük hünerlerden birinin medeniyet kurmak olduğunu söyleyen Fatih ve yükselme dönemi padişahları, İstanbul’u yeniden hayata döndürüp şenlendirmeyi; şehrin yedi tepesini Osmanlı-İslam sanatının güzellikleriyle tezyin etmek, Mimar Sinan gibi mimarların hünerli ellerinden çıkan Selâtin Camileri ve külliyeleri gibi pek çok muhteşem eseri, büyük bir ihtişam ve estetikle kondurmayı başardılar. 1573’te İstanbul’a gelen Du Fresne-Canaye, korular arasına kurulmuş, İstanbul’un siluetini dokuyan bu külliyeleri, “şehrin taçları” olarak vasıflandırmıştır.

Fatih, yeni İstanbul’u, payitaht olmaya yaraşır bir şehir haline getirmek için ilk Osmanlı mahalleleri olan Suriçi, Üsküdar, Eyüp Mahallelerini kurdurdu. İnşa edilen cami külliyelerinin etrafına 13 nahiye tesis ettirdi. Marmara Denizi, İstanbul Boğazı ve Haliç’e bakan ve 600 bin metrekarelik sahaya yayılan Topkapı Sarayı’nı, 1474-1478 arasında yaptırdı. Devletin yönetim merkezini Beyazıt’taki eski saraydan buraya taşıdı.

Fatih ve sonraki padişahlar, İstanbul’u bir Osmanlı-İslam şehri ve medeniyet merkezi haline getirmek için olağanüstü gayret  ve  hassasiyet  sergiledi ler. Sadece 1519-1596 yılları  arasında  tesis  edi len vakıf eserlerin sayısının 2868 olduğu dikkate alındığında, İstanbul’u imar etmek için gösteri len çabanın büyüklüğü daha iyi anlaşılacaktır.

Fetihten yaklaşık bir asır sonra Dersaadet’e gelen Avrupalı seyyahların, gördükleri yeni İstanbul karşısındaki hayranlık ve şaşkınlık dolu ifadelerden de bunu anlamak mümkündür. 1846’da İstanbul’u gören Fransız Tarihçi-Yazar A. Ubucini, şu enfes tespitleri serdetmekten kendini alamamıştır: “Altının, İstanbul’daki gibi alelade olduğu bir başka yer daha var mıdır yeryüzünde? İstanbul’la kıyaslandığında öteki kentlere şehir demek caiz değildir!”

Büyüleyici Muhteşem Belde

İspanya, İtalya ve Rusya’ya yaptığı seyahat sırasında İstanbul’a da uğrayan Fransız ressam-şair Théophile Gautier’e göre de İstanbul’a en çok yakışan Osmanlılardır: “İstanbul, bütün güzelliğiyle, bütün haşmetiyle Türk’e yaraşır. Zarf ile mazrufun bu kadar uygun düştüğü bir yer, kürenin başka hiçbir tarafında görülemez.”

Yaşayan tarihçilerimizden İlber Ortaylı’nın kanaati de aynı istikamettedir: “Bütün Avrupa kıtasında İstanbul ile yarışabilecek bir şehir yoktu. Venedik, Pisa, Eski Roma ve Floransa, İstanbul’la yarışmak için ancak 15-16. yüzyılı beklemek zorunda kalmışlardı. Osmanlı İstanbul’u mutantandı, görkemliydi, bütün Doğulu ve Batılı milletlerin gözü o şehrin üzerindeydi.”

Osmanlı’ya nev-i şahsına münhasır kimliğini kazandıran Dersaadet’teki göz kamaştırıcı muhteşem eserlere, bunları dokuyan eşsiz sanat zevkine ve ruhî ahenge dair yabancı seyyah, yazar, tarihçi ve devlet adamlarının büyüleyici ifadelerinden bazıları şöyledir:

1550-1560 arasında payitahtta bulunan Avusturyalı seyyah Karl Tebly’nin, İstanbul’daki mimari eserlerin göz alıcı uhrevî hüviyetine temas eden intibaları oldukça çarpıcıdır. İşte Tebly’nin seyahatnamesine dercettiği ifadelerden güzel bir buket:

“Fani ve dünyevî olana karşı bir güvensizlikle padişah, şehirdeki yapılaşmada uhrevîliği ön plana aldı; külliye, cami ve vakıflar gibi. Mütevazı ikametgâhların arasından bu büyük yapılar, etkileyici bir şekilde yükseliyorlardı. Evlerine masraf etmeyen ve yalnızca yağmurdan korunmakla yetinen Türkler, camilerine, okullarına, imaretlerine  ve  hamamlarına büyük  bir  itina gösterirler.”

Bir Osmanlı ve İstanbul hayranı olan Fransız yazar Pierre Loti’nin nazarında İstanbul, İslam’ın muhteşem beldesi ve Doğu şehirlerinin kraliçesidir. Kubbeler, camiler ve diğer şaheserlerle bezeli siluetiyle alakalı izlenimleri ise tam anlamıyla muhteşemdir:

“Ah İstanbul! Beni en çok büyüleyen sensin. O heybetli şehir, sanki asılıymış gibi durur. Masmavi gökyüzünde, tepeleri mızrak kadar sivri minareler yükselmekte; yuvarlak, kirli beyaz taştan kampana piramitleri gibi üst üste yığılmış kubbeler görünmektedir. İstanbul’u dev kubbeleriyle hep böyle taçlandırmışlar.”

Düşmana Bile Hürmet Telkin Eden Şehir

Ruha neşe ve sürur veren su şırıltılarından, yeşillikler ve gölgeliklerle süslenmiş sayfiye yerlerinden ve iman, ihlâs ve mermerle örülmüş estetik harikası camilerden etkilenen Batılılardan biri de Alman yazar Hans Barth’dır:

“İstanbul’un büyük caddelerinin birinden geçiyoruz. Yol bizi, camilere, köşklere, minarelere, kubbeli çeşmelere, altın yazılarla süslü padişah türbelerine götürüyor. Her taraf mimarî şaheserleri, su şırıltıları, ahenkli bir musiki gibi hisleri kucaklayan ve ruha neşe veren serinlikteki gölgelerle dolu. Burada artık güzellik duygusundan çok daha derin ve çok daha kudretli bir şey hissetmeye başlıyoruz. Bize başka bir düşünce ve duygu dünyasının mermerden örülmüş muhteşem bir medeniyetin ifadesi gibi görünen bize yabancı ve karşı bir milletin, bize düşman bir imanın iskeletini temsil eden ve zarif sütunlarının azametli diliyle, bizimkinden apayrı bir Allah’ın önünde eğilen, ecdadımızın titrediği bir halkın zaferini ilân eden bu abideler, bu eserler, insana korku ve kuşku ile karışık bir hürmet telkin ederler.”

Batılılardaki İstanbul hayranlığı bazen öyle bir kerteye varır ki, tek başına bir minare bile Avrupalıları mest etmeye yetmiştir. Keşiş Mişon’un serdettiği tasvir, bu manada tam bir numune-i imtisaldir:

“Hristiyanlık adına onu kıskanırım. O ne kusursuz bir tasarımdır. Sarıklı müezzinin belli saatlerde ibadet çağrısını yapabildiği balkonlarla taçlandırılmış ince uzun, beyaz kargıların, yine öyle kusursuz, büyülü mavi bir göğe yükselerek, bizim İngiliz güneşinin iki katı büyüklüğünde ve sıcaklığındaki güneşe öyle bir uzanışı vardır ki, güzelliklerini benzersiz kılar ve kelimelerle anlatması zordur.”

Son olarak İngiliz yazar Dorina L. Neave ise, 1881-1907 arasında yaşadığı ve “Şehirler Kraliçesi” ifadesiyle taçlandırdığı İstanbul’un büyüleyici manzarası hakkında şu tahlilleri  yapmıştır:

“Boğazın pırıl pırıl sularından doğup yükselen şehrin yedi tepesi, haşmetli kubbeleriyle yücelen camilerin  gönle  akan siluetleriyle  taçlanır. Şehrin eteklerinden uzanan ve on dört mil boyunca kıvrıla kıvrıla Karadeniz’e akıp giden Boğaz’ın koyu mavilikler içinde oynaşan sulara akseden bulutsuz gök kubbe altında, iki kıtayı ayırışının ihtişamı eşsizdir. Tepelerin yamaçları, yeşilliğin en gümrah örtüsüyle kaplıdır. Boğaziçi’ndeki emsalsiz güzellik, Batılıların zihinlerini büyülemiştir. Haliç’in muhteşem panoraması emsalsiz bir görünüşe sahiptir.”

Kaynakça: Juan Goytisolo, Osmanlı’nın İstanbul’u, İstanbul, 2002; Semavi Eyice, “16. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nin ve İstanbul’un Görünümü”, Mimarbaşı Koca Sinan’ın Yaşadığı Çağ ve Eserleri, c. 1, İstanbul, 1988; Karoly Kos, İstanbul Ankara, 1995; A. Ubucini, 1855’de Türkiye, c. 1, İstanbul, 1977; Karl Tebly, Dersaadet’te Avusturya Sefirleri, Ankara, 1988; Pierre Loti, Can Çekişen Türkiye 1914, İstanbul, (tarihsiz); İsmail Çolak, Dünya Osmanlı’ya Hasret, İstanbul, 2014.

-İsmail Çolak