Dursun GürlekSelçuklu - Osmanlı

Millet Kütüphanesi’nin Kısa Hikâyesi

1.17BinOkunma

Kaleme aldığı birbirinden değerli eserleri kültür dünyamızı hayli zenginleştiren merhum Ekrem Hakkı Ayverdi, insanlar gibi binaların da kendilerine mahsus dilleri olduğunu ve o dille konuştuklarını söylerdi. Bendeniz de buna küçük bir ilavede bulunmak istiyorum ve diyorum ki, binaların, özellikle tarihi yapıların  dillerinin  yanı sıra, kaderleri de söz konusudur. Büyük  insanlar, zaman zaman büyük felaketlerle karşılaştıkları gibi, tarihi eser statüsüne giren  bazı  binalar da tehlikeli dönemler geçirmişlerdir.

Millet Kütüphanesi’nin Kuruluş Hikâyesi

Bir zamanlar yıkılmaktan, yok edilmekten  kıl payı kurtulan İstanbul’un abide eserlerinden biri de bugünkü “Millet Kütüphanesi”dir. Fatih’teki  bu zarif Osmanlı eseri, aslında bir Hadis Medresesi’dir. Sultan II. Mustafa’nın da hocası olan Şeyhülislam Feyzullah Efendi bu medreseyi aynı maksatla kullandı ve kendisine ait kıymetli kitaplar da halen burada muhafaza edilmektedir.

İşte bu zarif Osmanlı medresesi, 1900’lü yılların başında yıkılma, yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya geldi. O zamanki İstanbul şehremini, yani belediye başkanı Operatör Cemil Topuzlu, adı geçen tarihi binayı ortadan kaldırıp arsasını başka bir amaçla kullanmak istiyordu. Rivayete göre, orayı Bando Mızıka takımına tahsis etmeyi düşünüyordu. Bu maksatla gizlice teşebbüse geçildi ve binanın bir an önce yıkılmasına karar verildi.

Tam bu sırada, beklenmedik bir gelişme oldu. Bir gün, faytonuyla bahsini ettiğimiz tarihi medresenin yanından geçen Madam Bombar, kazmalı kürekli bir takım heriflerin binaya girip çıktıklarını görünce işkillendi yahut merak etti. Bu kadın, o zamanki Fransız başkonsolosunun hanımı olup aynı zamanda İstanbul Muhipler Cemiyeti’nin de üyesiydi. Belli ki İstanbul’un tarihine, kültürüne karşı bir ilgisi vardı. Derhal harekete geçip durumu konsolos kocasına bildirdi. Devrin padişahı Sultan Reşad’ın huzuruna çıkıp bu yıkıma engel olması için ricada bulundu.

Sonuç olarak, medrese, padişah fermanıyla yıkılmaktan kurtuldu. Buna göre, Millet Kütüphanesi’ni Fransız başkonsolosunun karısı Madam Bombar’a borçluyuz dersek, tarihi bir gerçeği dile getirmiş oluruz. Garabetin derecesine bakınız ki, yerli belediye başkanımız, böyle bir ecdat yadigârını ortadan kaldırma teşebbüsünde bulunuyor, yabancı bir kadın da buna engel oluyor. Ne yazık ki Cemil Topuzlu’nun böyle daha bir takım icraatı bulunuyor. Yahya Kemal, “Kör Kazma” başlığıyla kaleme aldığı bir yazısında, onun bu yıkım hareketlerinden birine engel olmak istiyor.

Ali Emiri Efendi’nin Fedakarlığı

Kütüphaneciliğimizin medar-ı iftiharı Ali Emiri Efendi, resmi görevi sona erip o kıymetli kitaplarıyla baş başa kalınca bir kütüphane kurma ve 15 bin civarındaki kitaplarını milletine bağışlama kararı alıyor. Bu maksatla, Evkaf Nezareti’ne, yani Vakıflar Bakanlığı’na bir dilekçe veriyor. 1916 yılında yazıp takdim ettiği bu dilekçesi kabul edilerek, yukarıda bahsini ettiğim medrese binası kendisine veriliyor. Ali Emiri Efendi, bir ömür boyu, bin bir zahmetle topladığı, boğazından keserek biriktirdiği kitaplarla kütüphanesini kuruyor.

İlk “hafız-ı kütüb”ü, yani müdürü olarak göreve başlıyor. 1924 yılında vefat edene kadar “kurucu müdür” vazifesini devam ettiriyor. “Ben bütün bu kitaplarımı aziz milletime bağışladım, dolayısıyla adı da Millet Kütüphanesi olsun” diyor. İşte İstanbul’umuzun yazma eserler bakımından zengin bir kütüphanesi olan “Millet Kütüphanesi”nin kısa hikâyesi bundan ibaret. Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi almak isteyen kıymetli okuyucularımızın, adı geçen kütüphanede uzun yıllar müdürlük yapan merhum Mehmet Serhan Tayşi’nin “Ali Emiri’nin İzinde” isimli kitabını baştan sona okumaları gerekiyor.

Az kalsın unutuyordum. Bu tarihi binanın -deyim yerindeysehayat hikâyesinde bir başka Fransız daha rol alıyor. O zamanki Fransız işgal komutanı -kim bilir hangi sebepten dolayıMillet Kütüphanesi’ni Paris’e taşımak arzusuna kapılıyor. Bir gün, kütüphaneye gelip niyetini açıkça söylüyor ve Ali Emiri Efendi’yi de ikna etmek için cazip tekliflerde bulunuyor. Merhumun  bu ahlaksız teklif karşısındaki celadeti ve işgal komutanını nasıl def ettiği, yukarıda adını verdiğim eserde uzun uzadıya anlatılıyor. Erbab-ı müracaata tavsiye ediyorum ve sözü “Ali Emiri’ye Gazel” yazan Yahya Kemal’e bırakıyorum.

Yekpare nur olan bu kütüphane-i nefis,

Yekpare servetiydi bu âlemde kendinin.

-Dursun Gürlek