GenelÖne Çıkanlar

Neredeyse Kımıldamayan Tarih…

759Okunma

Coğrafya, üzerinde yaşayan toplumlara bazen fırsat bazen de çile olabilir. Bu durum, tamamen insanın coğrafyaya olan bakışına, onunla olan uyumuna ve elbette ona dair ilmine bağlı olarak da ciddi değişiklikler arz eder. Bir nehir, bazen bir toplum için taşıma yapılabilecek bir yolu ifade ederken, bir diğeri için karşı yakaya geçmenin önünde duran aşılmaz bir engel olarak tanımlanabilir.

Coğrafya İbn Haldun’un dediği  gibi  gerçekten  de bir “kader” midir? Eğer konuya Fernand Braudel’in, “Neredeyse kımıldamayan tarih”i olarak bakacak olursak elbette daha  uzun  perspektiften bir okuma yapabilir ve bu soruya daha fasih cevaplar üretebiliriz. Bir an için, üzerlerinde yaşayan insanları susturup coğrafyaları konuşturduğumuzda, hiç kuşkusuz bize çok farklı bir şahitlik sunabilirler.

Coğrafya Tarihi Bir Belgedir

Dünyanın en büyük ordularına, bazen nasıl fırsat bazen de aşılmaz engel olduklarını, fark edemeyeceğimiz kadar az miktardaki değişimleriyle bize anlatabilirler. Tıpkı diğer tarihsel vesikalar gibi sadece anlayabilenlere çok şey söyleme kudretine sahip olan coğrafya, John Tosh’un, “Tarihsel belgeler bebek gibidir, dilinden anlamayana hiçbir şey söylemezler.” sözünü hak eder.

Üstelik insan tesirinin en az olduğu bir “belge” olması sebebiyle daha fazla güvenilmeyi de hak ediyor, coğrafya. Mesela, insan kahramanlarını bir süreliğine susturduğumuzda Uhud, Çanakkale, Kutü’l-Amare, Kudüs, İstanbul, Viyana, Roma gerçekten bize ne söylemek ister? Üzerinde yaşanan zafer ya da bozgunlardaki payını bize nasıl anlatır? Bütün bu tanıklıklar, hiç şüphesiz çok önemli bakış açıları ortaya koyar.

Mesela, insanın doğduğu coğrafyada dedelerinden miras olarak aldığı ve giymek zorunda kaldığı gömlek, ona nasıl sorunlar ya da fırsatlar bıraktı? Gerçekten de François Dosse’nin dediği gibi, “Ölüler dirilerden  daha  güçlü  mü?”  Kaldı ki Anne Frank, “Ölüler yaşayanlardan daha çok çiçek alır.” derken, sanki bu gücün diriler tarafından  da  zımnen  onandığını  vurguluyor…

“Dün yoksa bugün de yoktur” dolayısıyla bugün olmayacaksa yarın da olmayacak anlamına gelir. Biz yaşadıklarımızı ve nesilden nesile aktardıklarımızı bir “yurt” üzerinde birbirine eklemleriz. Yurt, aslında geçmişi geleceğe taşıyan “hareketsiz” bir gemidir; ona hareketini veren ise zamandaki akıştır. Burada mekân durur fakat zaman akar…

“Gemi” yerinde dursa da zaman her şeyi ve herkesi ona taşır. İşte, bu konma ve göçme süre cinde yaşananların, en uzun süreli dünyalı şahidi coğrafyadır.

Lehte ve Aleyhte Velirleyici Rolü

İnsana sunduğu yer üstü ve yer altı nimetlerle kültürünü, ekonomisini belirlerken, aynı zamanda çatışmaya ve paylaşım krizlerine sebep olabilecek temel unsurları da belirler.

Bugün Ortadoğu’da, Türkiye’de yaşananları, coğrafi koşulları dışarıda bırakarak nasıl izah edebiliriz. Küreselleşme olarak adlandırılan bir zaman diliminde, bütün coğrafyalara ait her şeyin paylaşımda olduğu bir gerçektir. Bu paylaşımın gerektirdiği transferler de bugün ayrıca geçiş coğrafyalarına büyük avantajlar sağlıyor. Uluslararası platformlarda müzakere gücünü artırıyor. Bugün Türkiye, Batı ile  Doğu  arasında  ve  bir ticari faaliyet olarak paylaşılmak durumunda olan petrol ve doğalgaza sadece aracılık yaparak bile, ne denli büyük bir avantaja sahip oldu. Türkiye’yi bu avantajdan mahrum bırakmak isteyenlerin acımasız ve yıkıcı saldırılarına ise çok yakın tarihimiz şahittir.

Eğer üzerinde yaşadığımız coğrafyanın şuuruna varamaz ve dedelerimizin bize emanet olarak bıraktığı bu hareketsiz gemimizi, yani yurdumuzu, bize doğru gelmekte olan yeni nesillerimize imarlı bir şekilde bırakamaz isek, Allah muhafaza, kendimizi de tarihten silmiş oluruz.

Bütün zorunluluklar, hem gelecek nesillerimize hem de kendimize ait olanlar, bize yurdu, vatanı gözümüz gibi korumayı emrediyor. Gelecek nesiller, bizler tarafından dikilmiş ama onurla, şerefle, minnetle ve elbette dua ederek giyecekleri bir yeleği hak ediyorlar; bazılarımız iyi bir gömlek devir alamasa da…

-İsmail Öz