Mustafa ŞenÖne Çıkanlar

Türkülerimizin Ruhunda Coğrafi Muhayyilemiz

1.13BinOkunma

Bismillah dep, beyan eytep, hikmet aytıp

Taliblergedürr ü güher saçtım mena!

Riyazetnikattığ tartıp kanlar yutup

Men defter-i sâni sözün açtım mena!

-Ahmet Yesevi

Kanaatimce, muhayyile insan zihninin en önemli melekesidir. Coğrafi muhayyile de en önemli muhayyilelerimizden biri olsa gerektir. Bahusus, bunun içinde vatan muhayyilesi ise kutsal diyarlarla birliktetahayyül sıralamamızda en üst konumu işgal eder diyebiliriz. Fakat coğrafi muhayyilemizin öneminin, anlamının ve değerinin ne kadar farkındayız; bu sadette algı çerçevemiz, idrakimiz nedir, bilemiyorum. Ya da öyle bir şey kaldı mı, onu hiç bilemiyorum!

Mesela, benim doğduğum şehir olan Trabzon’da, deniz kenarında çayını yudumlayan bir Karadenizliye “Türkistan neresidir, Kaşgar nerededir?” diye sorsak; (eğer biliyorsa) “Orta Asya’da, uzaklarda bir yerde” der muhtemelen. Aynı soruyu Şangay’da deniz kenarında çubuğuyla bir şeyler yiyen bir Sarı Denizli’ye sorsak, “Şurada, arkada bir yerde” der zannımca. Hâlbuki Kaşgar Trabzon’a, Şangay’a olduğundan daha yakındır. Ama gel gör ki uzak, çok uzak bir yerdedir muhayyilemizde. Kaşgar’dan bahsediyorum; hani bize Türkçenin ilk büyük sözlüğünü hediye ve emanet eden Mahmud’un Kaşgar’ından. Lügat bize emanettir de, Kaşgar emanet değil midir! Niçin bize çok uzaktır da, daha uzak mesafedeki Çinliye çok yakındır. Çünkü biz coğrafi muhayyilemizi kaybettik. Coğrafi muhayyilemizi kaybedersek; Kaşgar’ı da kaybederiz, Kaşgarlıyı da, Divanımızı da…

Bunları niye yazıyorum? Bir derd-i derunum var da, ondan. Şöyle ki, çok geniş bir gönül coğrafyamız vardı. Bu coğrafya türkülerle de dile getirilen çok büyük bir duygu coğrafyasıydı ve dolayısıyla o coğrafyayla çok güçlü duygusal bağlarımız vardı. Lakin, üzülerek ifade etmemiz gerekir ki, artık yok. Belki, oralardan buralara ‘Uzaktaki Kardeşine’ akan bir duygu ırmağı hala var, ama sanırım buralardan oralara yok, kalmadı. Muhayyilemiz daralı, muhayyilemiz yaralı.

Buhara’dan Cezayir’e Türküler Coğrafyası

Türkülerimizin gönül coğrafyası ile bizim coğ rafi muhayyilemizi karşılaştırdığımızda, bizim coğrafi muhayyilemizin türkülerimizin gönül coğrafyası kadar engin olmadığını görürüz. Türkülerimiz Yemen’den Belgrad’a, Buhara’dan Cezayir’e, Halep’ten Kırım’a, Basra’dan Lehistan’a kadar uzanan muhteşem bir gönül yolculuğu yapar. Biz ise yolda kaybolmadan bu yolculuğu yapabile cek durumda değiliz. Hâlbuki daha düne kadar oralarda akrabalarımız, can parelerimiz vardı ve biz onlara mektuplar, nameler, türküler, deyişler, nefesler, destanlar gönderirdik. Bazıları ıraklık ifade etsin  diye  kullanılmış  olsa  da,  o  diyarlar, o şehirler o kadar bizdir ki türkülerimizde, oraları asla yabancılayamayız ve kendimizden ayrı düşünemeyiz.

O gönül coğrafyası, muhayyilesi oralara erişenleri alır kâh aşkın, sevdanın şahikasına çıkarır; kâh acılar, feryatlar deryasına gark eder. Türkülerimizin öyle bir gönül coğrafyası var ki, o bazen bir destan olur çıkar karşımıza, bazen bir ağıt olur şehitlerimizin ardından dua olur gider. Evet, Yemen çöllerine giden gelmez. Yemen ki, Veysel Karani’dir, şehitlerimiz orada, onun kucağında mihmandır, ama bakın türküleri buradadır işte. Şüheda ervahıdır her bir dizesi Yemen türkülerinin; bir kalb-i sehrân halidir, gözü yaşlı anadır, yardır her bir kelimesi onların.

Türkülerimizde zikredilen diyarlardan husule gelen dünya tek bir dünya, tek bir diyar idi ve adı geçen bu diyarlar öylesine, rastgele türküye konuk olan yerler değildi. O diyarlar halkın gündelik dilinde, zihninde, muhayyilesinde capcanlı idi. Şair, ozan, türküyakar, koçyiğit veya âşık ya gitmiş görmüş, gezmiş dolaşmış; ya bir akrabası, tanıdığı gitmiş; ya da methini duymuştur. Fakat sanırım biz bu muhayyileyi kaybettik. İstanbul ile Şam’ı, Ankara ile Basra’yı, İzmir ile Şiraz’ı, Edirne ile Buhara’yı, Çanakkale ile Girit’i, Antalya ile Kırım’ı, Edirne ile Tebriz’i aynı coğrafyada tasavvur edemiyor, aynı tahayyül çerçevesinde göremiyoruz.

Hani diyor ya serdengeçti, ‘Bre sorun, nerde Nemçe kalesi’, ben de öyle yapıyorum, kendime soruyor, sual ediyorum: Sahi, Nemçe  neresi dir bilir misin? Estergon Kal’ası uzaklarda mı, yoksa yakında mıdır? Her yürekte bir Ester gon yok mudur? Senin yüreğinde bir Estergon yok mudur? Eğri Kal’ası Estergon’un ne yanına düşer? Sahi, Osman Paşa Plevne’den çıkmaz da, sen çıkar mısın?

Kırım’dan gelir bir Sinan, Kerum eline gider bir Ahmed… Ahmedum… Yoksa Kerum Kırım mıdır, ne dersin? Hemen oracıkta, Kırım’da, “Sivastopol önünde yatan gemiler” oraya nereden demir almışlardı, hiç düşündün mü? Yeri göğü inleten “nizam topunu” belki de senin büyükbabanın büyükbabası atmıştı, ha ne dersin!

Aşk Ehli Tacir

Nerede o,  Hindellerine  türkü  uçuran,  gönlünün derdini çekemez hale gelmiş aşk ehli tacir? Nerede o, Hindistan’a, Maçin’e kervan göçüren abdalların piri? Nerede o, sevgilisinin gözlerinde Bağdat’ı, Basra’yı, Acem’i, Şiraz’ı, Belh’i, Buhara’yı bir kalemde silip atan âşık? Nerede o, Mohaç’ın, Zigetvar’ın, Temeşvar’ın, Uyvar’ın hesabını tek bir narada hatırlatan, Lehleri soran cengâver? Acaba Leh nedir? Bilen kaç kişi  kaldı  içimizde?  Hani,  şu elçisi hep yolda olan bir ülke vardı, hatırlayanınız oldu mu?

Belgrad yolu şimdi kısadır, asfalttır; karayı geçtik, havayolu var, bir çay içimlik mesafeye düşmüştür ve bir yaban diyar gibidir ama vaktiyle nöbetteki askerin uzun urgana teşbih ettiği yoldur o… Yahut, gönlü sevda yuvasına dönen aşığın dilberine, kavuşmanın zorluğunu ve ıstırabının şiddetini anlatabilmek için aşılmaz yollarını misal gösterdiği Belgrad Kalesi ve Zemlin Ovası yoludur o… Sevda başta, ölüm Selanik’tedir; üç gün dahi olsa ara vermez ki, gelinlik kızların eline  kına yakılsın. Bir devri anlatır bir türkü,  bin  devri ağlatır bir türkü. Bir ağıttır Selanik… Şimdilerde Selanik’te sala okunacak kaç tane cami kaldı, hiç dert edindin mi?

Şen Olacak Mı Halep?

Son zamanlarda gidip gören oldu mu; acaba Manastır’ın ortasında yine bir havuz, bir çeşme, bir pınar ve bir dere var mıdır? Geçerken, Mavrova’dan sümbül aldı mı; baktı mı, Rodop Dağları yine çiçek mi döşeli? Arda boylarında yüreği burkuldu mu, gözyaşı döktü mü nehir nehir? Bir de şöyle; şu Debreli Hasan, Martini ile iki kurşun da 15 Temmuz hainlerine atsaydı, meydanlardaki dostları da dinleseydi diyorum kendime. Ah, acaba, bir daha şen olacak mı Halep şehri, bilir misin? Halep ile öz kardeşi Antep arasında bir tek fark var mıdır; bulabilir misin, söyleyebilir misin? Halep ağlarken Antep gülebilir mi? Sen gülebilir misin? Tebriz’de her bahar güller açar mı yine, Tiflis’te akşam ezanı okunur mu, yoksa ‘Garip’ mi kalmıştır! Altın hızma nedir, Kerkük Zindanı mıdır yoksa?

Bey babası Şam’dan gelen Bayburtlu bebek kimdi, babası Şam’da ne yapar, ne ederdi? Acaba, onun torunu, Şam’dan gelen misafir muhacir komşusuyla Erzurum’a gider gibi, yine gidebilecek mi Şam’a?

Şu Akdeniz burnumuzun ucunda, şuracıkta uzar gider. O uzayıp gitsin de, biz duralım mı? Biz de muhayyilemizi bir yelkenliye bindirip ‘Batum’a gider gibi’ Akdeniz sularında gezdirelim. ‘Gurbet elde yiteni aramaya’, ‘Harmanlarını savurmaya’ Mağrib’de bir yerlere gidelim. Oralara, mesela ‘Koçyiğitin vatanı Cezayir’e, ‘Türkçe bilmez, mâni söyler dilleri; Tunus, Tarabulus, Cezayir of!’ türküsünü götürelim derim kendi kendime. Öyle; deli gibi, kendimle konuşur, türküleşir dururum…

‘Kim yaptırdı Halep ile Kudüs’ü’ diye sorar Anadolu’nun sevda burcu ozan ve ‘Gittin mi Mekke’ye, oldun mu hacı’ diye devam eder. Bu bağlamda Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Yunus, Hz. Süleyman, Hz. İsa ve Hz. Muhammed (sav) gibi peygamberler ile Kudüs, Mısır, Kenan ve Mekke üzerinden bir başka coğrafi muhayyile daha tezahür eder türkülerimizde; daha deruni, daha manevî, daha semavî…

Aslında, türkülerimiz bu coğrafyanın irfan deryasından beslenir. Hz. Pîr buyruğundan ilham alarak söylersek; her biri, içinde ummanlar barındıran katrelerdir. Bu bağlamda, genç delikanlının Leyla’sının Mısır’a gidişi ile büyük oza nın Yusuf Peygamberi sabırla Mısır’a gönderişi, aynı gönül dilinin iki farklı terennümüdür.

Giderim Yol O’nun…

Türküler ki, mânâ âleminden damlayan hikmet damlalarıdır. Türküler ki, sözün en saf, avazın en riyasız halidir. Türküler ki, anamızın ak sütüdür. O türküler Yesevî dergahında mayalanmış, Yunus Emre, Hacı Bektaş fırınlarında kaynamış pişmiş; Fuzulilerden, Bakilerden, Nefilerden, Nedimlerden bir nefha alarak Nesimîlerden, Karacaoğlanlardan, Pir Sultanlardan, Aşık Gariplerden, Gevherîlerden, Aşık Keremlerden, Dadaloğlulardan, Zihnîlerden, Emrahlardan, Sıtkı Babalardan, Sümmanîlerden, Nimri Dedelerden, Aşık Veysellerden, Reyhanîlerden, Aşık Mahsunîlerden, Kazancı Bedihlerden, Neşet  Ertaşlardan,  kocasını kaybetmiş kadınlardan, yârine kavuşamamış aşıklardan, evladını kaybetmiş analardan babalardan ve daha nice kalbinden vurulmuşlardan, varlık dağlarını aşmışlardan, meydanlara yiğit göstermişlerden sana, bana, ona ulaşmış hayret makamı manzumeleridir.

İşte, böyledir Keremleri yakıp Aslıları küle çeviren, bizi aşan türküler ve ben böyle türkülenir giderim. Türkülenmeden ben nasıl ben olabilirim ki! Türkülenmeden sen nasıl sen olabilirsin ki! Türkü türkü rüyalarımla, hayallerimle, tahayyüllerimle, tasavvurlarımla, tefekkürlerimle düşüncelere dalarım. Bir ozanının tezenesine tutunur gider ‘Üsküp içinde yatan Gazi Baba’ya bir Fatiha götürürüm, oradan bir mısra Üsküp alıp Yahya Kemal’in kabrine getiririm. ‘Kefe’den çıkan bir bulutun’ ardına takılır, gider bakarım, ‘Isfahan’da han, Mısır’da sultan’ kalmış mı? Yola devam eder, ‘Bağdat, Basra çöllerinde dolanır gezerim’. Yangın yeri yüreğimi alır Kerbela’ya götürür, kalp yaşlarımı sahraya döker giderim. Pir-i Türkistan’dan Anadolu’nun aşk burcu erenine, ondan hepimize intikal eden emaneti yüklenir giderim; giderim  yol uzun ince, giderim yol O’nun…

-Mustafa Şen