Öne ÇıkanlarSelim CerrahUmut

Şafak Yakın Değil mi?

1.05BinOkunma

Umudumuzu diri tutalım    

Güven, sosyal sermayedir. Güven zor kazanılan, kolay kaybedilen ve kaybedildiği zaman yeniden kazanılması çok zor olan bir şeydir. ‘Sana güvenerek, birlikte dünyanın en güzel işlerini yapmak istiyorum. Aynı yolda olduğumuz için kendimi şanslı hissediyor ve bu şansın sorumluluklarımızı artırarak bizi yarınlara daha güzel bir şekilde taşımasını ümid ediyorum,’ diyebileceğimiz insanlar olmalı hayatımızda.

Susuzluk çeken bir insanın ilk yudumda alacağı lezzet gibi. Sen de insanların özleyip güveneceği biri olmalısın. Bir de, güvenecek insan yok diye, şikayet etmekten vazgeç ve güvenilir insan olmaya gayret et kardeşim. Güven kayboldukça insanlar, zamanlarını ve enerjilerini birbirlerini tüketmeye ayırıyor, sonrasında ise imkânlarını mahkemelerde harcıyorlar. Böylece hem mutluluk azalıyor hem de üretkenlik kayboluyor.

Umutsuzluk yorar. Acil durumlar ve kriz dönemlerinde ise daha fazla yorar. Umudu diri tutalım. Umudunu diri tutan insanların umudunu korumasına yardımcı olalım. Dış dünyanın çekiciliği ile gönül dünyamızın değerleri arasında yaşadığımız çelişki, çatışma ve gerilimler, bizi yolumuzdan uzaklaştırıyor. Oysa huzurlu bir dünya kurmak için gayret etmeliydik.

Her sabah bize bir güneş armağan eden Rabbimiz, bu armağanı bize borcu olduğu için değil, bizleri sevdiğinden dolayı ve imtihan etmek için gönderiyor. Dünya, koşar adım kıyamet yolculuğuna çıkmış. Ölüm bir kıyamet aşısı olarak önümüzde duruyor. Hepimiz ölebilecek yaşta olmamıza rağmen, ölümü bir yok oluş görerek ondan kurtulmak için çareler arıyoruz bazen.

Mevlâna’nın deyişiyle; “Hangi tohum yere ekildi de bitmedi, neden insan toprağa ekilince bunu bir son ve yok oluş zannediyoruz.” Oysa, henüz çocuk yüreklere sahipken camilerde ve sıbyan mekteplerinde, bir ‘bas’u bad’el mevt’ ‘yeniden diriliş’ inancı aşılanmıştı kalplerimize.

İtimat, itikattan beslenir       

Görevimiz, Allah’a kulluk şuurunu idrak ederek, iddialarımızı kuşanmak ve emaneten üzerimize aldığımız sorumlulukları güvenle geleceğe taşımaktır. Bir hareket; kendisini anlamlı ve değerli kılan iddialarından vazgeçtiği, dayanak noktalarını ihmal ettiği veya terk ettiği zaman varlığını sürdüremez.

İtimat itikattan beslenir, dayanak noktalarımızı terk etmeyelim. İstinat edeceğimiz ilkeleri yok sayarak müstakim bir hayat yaşayamayız. İman, salih amel ve güzel ahlâk, dayanaklarımızdır. Sahip okuduklarımızı kaybettiğimiz zaman; “Bizi ayakta tutacak olanlar nelerdir?” konusuna odaklanalım.

Çağımız stres çağı haline geldi. İçimizde psikolojik yardım alan, müsekkin kullanan, ruhu yaralanmış, kalbi örselenmiş çok insan var. Çünkü istinatgâhımızı, dayanak noktalarımızı kaybettik. Kaderimiz birbiriyle yardımlaşma ve dayanışma içinde güzel bir akibete yürümek olabilirdi, ama biz kavgayı ve çatışmayı esas aldığımız için dünyayı yaşanılmaz hale getirdik.

İnsanlık tarihinin en güzel zamanları, peygamberlerin insanların arasında yaşadığı, mücadelenin çetin geçtiği ve çilelerin yoğun yaşandığı dönemlerdi. Bu devirlerin zirvesi Peygamber Efendimizin yaşadığı çağ olan “Asr-ı Saadet” yani Mutluluk Çağı idi.

O dönemin insanlarını iman, ahlâk ve istikamet üzere yaşamak şartıyla mutlu kılan bazı temel unsurlar vardı, bazılarını sayalım:

1) Güven duygusu: Allah’a, peygambere ve kardeşlerine sınırsız güveniyorladı.

2) Fikri tutarlılık: Hayatlarını lüzumsuz tartışmalar ve düşünce savrulmaları ile tüketmediler, gösterişsiz ve teslimiyet içinde bir hayat yaşadılar. Birlik ve kardeşlik içinde yaşayıp, ortak kanaatler besleyip, ortak tavır geliştirdiler.

3) Manevi tatmin:  Mutmain bir kalbe sahib olarak, iç huzuruyla yaşamanın mücadelesini verdiler. Kişi; kendisini ve başkalarını aldatmadığı, dürüst olduğu zaman “iç huzur”a kavuşur.

Düğümü kalpte çözerek yaşayalım. “Kalpler ancak Allah’ı zikrederek huzur bulur.” Onlar, “ihsan” kıvamında bir hayat yaşadılar, böylece huzurları daimî oldu. Bizler de muhsin; gönlü eğitilmiş, karşılıksız iyilik yapmayı seven, ihlâslı kullardan olmaya çalışalım.

Şair ruhunu kaybettik 

Siyasi ve ekonomik krizler gündemimizi esir aldı, karamsar tablolar ve kötü bilançolar içimizi karartıyor. Bu tabloya teslim olup kötülüğün yayılmasına, kötülerin içimizi karartmasına razı olmayalım. Güçlü ve egemen zorbaların kötülüklerine inat, biz iyi olalım, iyiliği ayağa kaldıracak işler yapalım. Dünün kötüleri, gücü kutsayarak mazlumlara saldırıp zulmü yol edindikleri için kaybettiler… Günümüzün zorbaları da kaybedecek inşaallah.

Mekke aristokratları, aşiret bağlarından aldıkları güç ve zenginliğin ihtişamıyla kendilerini üstün görüyor, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizi ve yanındakileri sürekli tehdit ediyorlardı. Mekke’de uygulanan boykot esnasında açlık ve çaresizlikle neredeyse ümitlerini kaybetmek üzere olan müminlere, o zor dönemde ümit vadeden ayetler gönderildi. Kamer Suresi’ndeki bazı ayetler, müşriklerin güçlerinin kaybolacağı, müminlerin istikbalde muzaffer olacakları müjdesi, bir ümit ışığı gibi gönderildi.

“Şimdi sizin kâfirleriniz eski kâfirlerden daha mı iyiler? Yoksa kitaplarda onlar için bir kurtuluş haberi mi var? Yoksa biz intikam almaya gücü yeten bir topluluğuz mu diyorlar. O topluluk yakında bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar.” (Kamer, 43-45)

Hz. Ömer (radıyallahu anhu): “Bu ayetler inince bir yandan ümitlendik, bir yandan da ne zaman diye, kendi kendimize sorduk” demiş. “Yedi yıl sonra, Bedir günü kuyuların başında iken, baktım Resulullah (sav ) bu ayetleri okuyor, aradan bir yedi yıl daha geçti ve biz Mekke’nin fethi için yola koyulduğumuzda Resulullah (sav ) yine bu ayetleri okuyordu.” Her iki savaş da müminlerin zaferi, zalimlerin hezimetiyle sonuçlandı.

Biliriz ki karanlığın en koyu olduğu zaman, aydınlığa en yakın olduğu andır. Aziz ve Celil olan Allah, “Herhangi bir işte yorulduğun zaman kalk ve başka bir işe koyul ve sadece Rabbine rağbet et.” buyurmuş. (İnşirah, 6-7) “Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız” diyen şair gibi, mücadele içinde yorulabiliriz ama vazgeçemeyiz. Şartlar mücadeleyi gerektirdiğinde ise bunun metodunu içinde olduğumuz şartlar değil, biz belirlemeliyiz.

Çıkış yolu: İslam mayası mayalanmak

  1. yüzyılda, bir taraftan Haçlılar, diğer yandan Moğollar, acımasız güçleriyle saldırarak, coğrafyamızı talan edip devletimizi yıkmak için saldırdıkları o en umutsuz görünen şartlarda, dünyanın değişik coğrafyalarından aldıkları manevî bir işaret ile Anadolu coğrafyasına gelen ve insanlarımızın kalplerine maya çalan, Mevlâna, Yunus Emre, Şeyh Edebâli, Hacı Bektaş-ı Veli, Muhyiddîn-î Arabî, Ahi Evran ve Evhadüddin Kirmanî gibi gönül sultanlarının misyonlarına talib olarak yeni bir seferberlik başlatmalıyız. Bu mana kahramanları yüreklere öyle bir maya çaldılar ki savaş meydanında ordularımızı mağlub eden Moğollar, muhatap oldukları milletin yüksek ahlâk ve faziletinden etkilenerek Müslüman olarak geriye döndüler.

Bu toprakları yeniden ‘İslâm mayası’ ile mayalamak için, Adalet ve merhametle yoğrulmuş bir harç karalım ve üstüne şefkat, bilgelik ve azim ekleyerek güzel bir dünya kuralım. Hayat ırmağı, yolunda akmaya devam edecektir. Bütün olumsuzluklara rağmen, insanlar dosdoğru yol olan ‘Sırat-ı mustakimi’ aramaya devam edeceklerdir. Ve biliyoruz ki, bu topraklarda ırmaklar, daima İslâm’a doğru akacaktır.

Eskiler; umut en son ölen şeydir demişler. Yaşadığımız zorluklar bizi yıldırmasın. Yorulup ümidi kaybettiğimizi düşündüğümüz zamanlar olacaktır. Böyle durumlarda yeniden bir Besmele çekerek ‘Bu da geçer Ya Huu’ diyerek yola koyulalım. Unutmayalım zaferin yegâne sahibi Allah’tır.

“Şafak yakın değil mi?” (Hud, 81)

-Selim Cerrah