CemiyetSüleyman Ragıp Yazıcılar

Camiye Giderse Takva Ehli, Derneğe Giderse Dava Ehli

815Okunma

İnsanları kolay seven biriyim. Nedenini bilmiyorum, bazı insanları daha da kolay seviyorum. Kolayca sevdiğim insanlardan biri Yedi Hilal Derneği’nin Başkanı Mustafa Enesoğlu’dur benim için. Kendisiyle hiç tanışmadığım zamanlarda da içten içe bir yakınlık duyar, hâline muhabbetle nazar ederdim. Sonra tanıştık, az çok sohbetimiz oldu, “zaten sevilecek insanmış” telkini yaptı kalbim.

Çocukluğumdan bu yana “dertli” insanlarda gördüğüm birçok güzelliğe onda da rastladım. Mustafa Abi’nin sakinliğini seviyorum, tevazusu hoşuma gidiyor, gayretine gıpta ediyorum. İstikameti, duruşu beni mutlu ediyor. Belki birçok konuda farklı fikirlerimiz vardır, yol-yöntem olarak ayrı usullerimiz söz konusudur, bunların hiçbiri dert ve sevgiye mani değil. Bir de, deri ceket herkese kolay kolay yakışmaz, ona yakışıyor. Mehmet Lütfi Arslan Abim’i ilk tanıdığım zamanlardaki deri ceketli hâlini anımsatıyor bana, “baba adamlar deri ceket giyer” diyorum içimden.

Birkaç gün önce, GENÇ’teki arkadaşlarla dışarı çıkmış, Üsküdar’ın dar sokaklarında yavaştan yürüyorduk. O sırada ezan okunuyordu. Gözüm, birden birkaç metre önümüzde yürüyen Mustafa Abi’ye ilişti. Her zamanki gibi vakarla, kendi hâlinde, aheste bir şekilde yürüyordu. Gideceği yolu biliyordum, sola döndüğünde Yedi Hilal’in merkezi çıkacaktı karşısına, sağ yanda da cami kalıyordu. Yanımdaki arkadaşlara muhabbet olsun diye şöyle dedim:

– Bakın, ezan okunuyor, şu önümüzdeki de Mustafa Enesoğlu Abi, camiye girerse takva ehlidir derneğe giderse dava ehlidir.

Doğrusu öylesine bir sözdü bu, yani her durumda kendisinin iyiliğine, güzelliğine şahittim zaten. Lakin o an nereye yöneleceği hususunda tatlı bir merak aldı içimi. Hüsnü zannım zaten camiye gireceğinden yanaydı, kendimce onun gıyabında güzel bir şahitliği arkadaşlarıma da aktarmayı dilemiş ve öyle bir cümle kurmuştum. Derneğe doğru gitse de dert değildi. Çünkü belki o an müsait olmayabilirdi, kendince canı bir şeye sıkılmış olabilirdi, bir başka işi için acelesi olabilirdi vs. Bunların hiçbir önemi yok. Her nereye yönelirse yönelsin, zaten hayırdan başka bir zanna sahip değildim gıyabında. Hüsnü tevil yapıp ya takva ehli ya dava ehli gibi iki ucu güzele çıkan bir cümle kurdum.

Tahminimde yanılmamışım, Mustafa Abi ezanlar arasında camiye girdi, ikindi namazını eda etti. Çıkışta kendisiyle selamlaştık, muhabbet ettik ve gıyabında konuştuğumuz bu konuyu paylaştık. Gülümsedi, eyvallah dedi.

Bu hatırayı yazma sebebim biraz da şu yüzden:

Namazı dert edinen ve önceleyen öncü insanlara aslında her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Çocukluğumdan bu yana nerede güzel bir hareket, nerede tarifsiz bir bereket gördüysem, temelinde hep namaz hassasiyeti olan insanlar vardı, buna şahitlik edebilirim. Namazla; sağlıklı, samimi, sıcak ve tabii bir ilişki kurabilen tüm topluluklarda ayrı bir letafet, ayrı bir samimiyet var, bu aşikâr. Yani Mustafa Abinin hâli, bir bakıma Yedi Hilal’in de özetiydi benim için.

Kullardan bir kul olduğunu unutmamış, doğal yaşayışına devam eden, namazı ikame derdi olan insanlar ne yapsalar güzel olur. Neye çabalasalar bereketli olur, bu kanaatteyim. Bugün Türkiye’de; muhafazakar, müspet, mütedeyyin olarak tarif edilen kesimde bir heyecansızlık, bir aşksızlık, bir tatsızlık hissediliyorsa eğer, meseleye belki de namaz heyecanımızı, namaz özenimizi sorgulamaktan başlamalıyız. Bunu sloganik ya da klişe manasında söylemiyorum, gerçekten namazla kurduğumuz ilişki çok önemli bir gösterge hepimiz adına, derneklerin, vakıfların vs. yürüyüşünün hakiki niteliği açısından.

Hiç unutmuyorum, üç sene önce, Uluslararası GENÇ Derneği’nin başkanı olmuştum ve ilk Yönetim Kurulu toplantımızı on arkadaşla büyük bir heyecanla, aşkla yapmıştık. Gece neredeyse üçe kadar sürmüştü buluşmamız. O heyecanla yatmadan bir yazı kaleme almış ve duygu-düşüncelerimi paylaşmıştım mail gruplarında. Kendimce mutluluktan havada uçuyor, bir sürü şey yapacak olmanın derdiyle gözlerim gülüyordu.

O sevinçle ertesi sabah Erkam Yayınları’na gitmiştim. Sohbet sonrasında, kıymetli Abdullah Sert Abimiz yumuşak bir tonda şöyle demişti: “Süleyman, yazıyı okudum, maşallah oğlum, tebrik ederim. Lakin gece epey oturmuşsunuz, sabah namazına da kalkabildiniz mi ekip olarak?” Bu soru karşısında biraz üzülmüş, o zamanki hamlığımla “ne çok şey yazdım, Abdullah Abi ne düşünmüş, hayret” demiştim içimden. Lakin aradan geçen üç sene içinde anlamış oldum ne demek istediğini, o gün tabii bir şekilde sorduğu sorudaki büyük kastı, vurguladığı husustaki derin anlamı.

Adeta hâl dili ile şunu söylemişti o gün: “Namazı önceler ve namaza önem verirsek, her şey yoluna girer, sonsuz bereket görürüz, inkişafın arkası kesilmez. Lakin ne oldum delisi olup, araçla amacı karıştırarak hayattaki en büyük güç kaynağımızı, en önemli vazifemizi ihmal edersek, ikinci plana atarsak, uzun soluklu koşamayız, meseleyi kökünden kavrayamayız, gönlümüz erkenden yorulur, insan ufak bir rüzgarda savrulur.”

İşte böyle. Mustafa Enesoğlu’nun “huzur veren”, “insan gibi insan” hâlini düşünmek yazdırdı bunca şeyi. Onun aheste aheste camiye girişi ilham oldu. Dilerim kendi hayatlarımızda aşkla namaz kılma, hayatın tüm şartları içinde namaza öncelik verme nasip olur hepimize. Dilerim iyi niyetle ve gayretle yol alan tüm dernekler, vakıflar, STK’lar namazı çokça seven insanların ve gönüllülerin omuzlarında geleceğe yürür. Namazımızı yoluna koyarsak, çok şeyi yoluna koyacağız. Buna şüphe yok, Allah nasip etsin.

-Süleyman Ragıp Yazıcılar