Kategorisiz

Helal Kazanç

913Okunma

Atamız Hz. Adem Safiyullah cennette Rabbinin kendisine yasakladığı meyveyi yediği zaman bir hikmet-i ilahi açığa çıkmıştır. Adem babamız hemen suçu kendisinde bulmuş ve “Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen, elbette büyük ziyana uğrayanlardan olacağız.”(Araf-23) şeklinde istiğfar etmiştir.

Hz. Adem babamızdan öğreniyoruz ki; tüm yaptıklarımız, daha sonra karşımıza çıkacak birer tohum niteliğindedir. Haramlar, Allah’ın sevmediği şeylerin hasıl olmasına sebebiyet verecek ve bizi Allah’ın sevgisinden uzaklaştıracak şeytani tohumlardır, helallerse şükür ve muhabbetle yapıldığı vakit, tam tersine, Allah’ın sevdiği şeylerin hasıl olmasına sebebiyet verecek ve bize ilahi hazineyi keşfettirecek birer aşk tohumudur. Allahu Teâla’nın Kuran’da buyurduğu gibi, “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başında gelen kötülük ise nefsindendir.” (Nisâ,79)

İşlediğimiz haramların birer şeytani tohum olduğunu bilmeliyiz. Ektiğimiz şeytani tohumlardan hasıl olanlarla karşı karşıya kalıyor, onlarla doyuyor, onlarla oturup kalkıyor ve onlarla birlikte yaşıyoruz.

Aynı şekilde şükür ve muhabbetle ölçüsünde işlediğimiz helallerse yine toprağa ekilen tohumlardan hasıl olan hoş kokulu meyveler gibi Rahman’ın zikrine dönüşüyor ve bu koku bizleri yeniden ilahi hazineye, hamil olduğumuz Nur’u Muhammedi’ye doğru çekiyor.

Beden bineği

İnsan, dünya hayatında ahireti kazanmak için beden bineğini kullanır. Bedeni oluşturan rızıkların temiz ve helal kazanç ile elde edilmesi onun ahireti kazanma yolculuğundaki temel şartıdır. Bu süreç anne veya baba adayının kiminle evleneceği kararıyla başlar. Bir insanın anne rahmine düşmesinden, kendi ihtiyaçlarını karşılayacak, rızkını elde edebilecek hale gelmesine kadar olan tüm sorumluluk anne ve babasına aittir.

Sonraki dönemlerde ise kişi hem kendini hem de sorumlu olduklarını helal kazançla rızıklandırmak mecburiyetindedir. Bizler anne ve babalar olarak evlatlarımızın en güzel okullarda okuyup yüksek kazanç sahibi olmaları için her şeyi yapıyoruz. Maddi hayatlarından endişe duyuyoruz ama onların ebedi kurtuluşu için hiç endişe taşımıyoruz. Halbuki Allah Tahrim Suresi’nde bize şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”

Maddi ve manevi sağlıklı bir yaşamın temeli ancak haramdan uzak, helal kazanç ile rızıklanmaktır. Helal kazanç elde etmek için ön şart çalışmak ve yaptığımız işin helal olmasıdır. Hakiki manada helal kazanç için aynı zamanda yaptığımız işin ehli olmamız, o işi yaparken adil ve ahlaklı olmamız, başkasının hakkına tecavüz etmememiz, elimizden gelenin en güzelini ortaya koymamız yani yaptığımız işin hakkını vermemiz gerekir. Peygamber Efendimize (sav) kıyametin ne zaman kopacağını sorduklarında, “İşinin ehli olmayan (liyakatsiz) insanlara görev verildiği zaman.” şeklinde cevap vermiştir.

Muhabbet-i Muhammedi

Haram işlemeye alışmak bizi fıtratımızdan, köklerimizden ve özümüzden uzaklaştıran bir hastalıktır. Haram, kalpte duyarsızlık, şuursuzluk, gaflet, itaatsizlik, sorumsuzluk, ve edepsizlik nüvelerini oluşturur. Bu da bencillik, küstahlık ve sevgisizliği doğurur. Haram işlemek, menfaat peşinde koşup dünya telaşında boğulmak ve kalbimizden Muhabbet-i Muhammedi’yi silmektir.

İhlas ve samimiyetle yaptığımız işlerse fıtratımızdan gelen zenginliği yansıtan bir nurdur. Nur, kalbi, içtenlik, teslimiyet, ihlâs ve muhabbet suyuyla sular ve o kalpte, kulluk iştiyakı, hizmet aşkı, merhamet duygusu yeşerir.

Bir Müminin haram işlemiş olmasından çok, haramdan zevk duyması ve ona müptela olması onun ubudiyetteki samimiyetsizliğini gösterir. Diğer taraftan hakiki bir kulun ibadet ve itaat etmesinden çok ubudiyetten duyduğu zevk, ondan aldığı haz ve Habibullah’a olan muhabbeti, Allah’a olan yakınlığını gösterir.

İslam dininde helal kazanç; siyaset, ticaret ve iş hayatı gibi alanlarda, diğer insanlarla kurduğumuz sosyal ilişkilerdeki tutum ve prensiplerimizin ana temelidir. Bu kadar önemli olduğu halde, günümüzde menfaat virüsünün biz Müslümanları sardığını ve bu virüsün etkisiyle samimiyetimizi kaybettiğimizi görüyoruz.

Yaptığımız çoğu işte kazancımızın ne kadar helal olacağından çok, ne kadar fazla kar edeceğimizin derdine düşüyoruz. Bu durum kalbimizdeki dünya sevgisinden, dünyaya bağlılıktan, rahat ve huzurlu bir hayatın ancak maddi zenginlikle elde edilebileceği inancından ve yine gönlümüzü Allah sevgisinden başka sevgilerle doldurmuş olmamızdan kaynaklanıyor. Dünya ile bağımızı doğru kuramıyoruz, onun aslında sadece ahiretin bir tarlası olduğu şuuruna eremiyoruz. Bu şuursuzlukla helal olanın kıymetini bilmiyor ve bu yüzden de haram olana gerektiği gibi buğz edemiyoruz. Özümüzdeki bu eksikliğin farkına varmadığımız ve bu eksikliğin sebeplerini ortadan kaldırması için Allah’a iltica etmediğimiz sürece harama doğru yöneliyor, hatta ona alışıp sevmeye başlıyor, onsuz yapamaz hale geliyoruz. Böylece gönlümüzdeki Allah’tan gayrı sevgiler artıyor ve bizi adeta içinden çıkılmaz bir kısır döngü içerisinde bırakıyor.

Cihad-ı ekber

Helal kazançtan uzaklaşıp harama doğru yöneldiğimiz zaman kendi arzularımızın ve şeytanın elinde oyuncak oluruz. Her bir Mümin şeytanla nefsin birleşmesinden doğan büyük bir güçle karşı karşıya kalıyor. Şeytan insanı imansızlığa ve günaha çekmeye çalışan en büyük alimdir. Dini değiştirmek ve yozlaştırmak için dinin kendisini kullanan en büyük düşmanımızdır. Şeytan’ın şer güçlerini yenebilmek ve nefsimizi eğitmek için, bir iç mücadeleye “cihad-ı ekber” girmemiz gerekir.

Peygamber Efendimiz (sav) bize iç mücadeleyi öğretti, O, (sav) bize şeytanın şerrinden Allah’a sığınmanın yolunu gösterdi. Adaletli olmak için zulümle, hukuku elde etmek için anarşiyle, medeniyete varmak için vahşilikle, maneviyatı kazanmak için maddiyatçılıkla, ehli sünnetten olabilmek için batıl mezheplerle savaşmak gerektiğini öğretti. En büyük savaşın, içimizdeki putları yıkıp, şirkten kurtulmak ve ulaştığımız tevhid nuruyla, hakkı batıla üstün kılmaya çalışmak olduğunu öğretti.

Yine O’ndan öğreniyoruz ki, ancak imanın nuru şeytanın şer güçlerini yenebilir. Şeytanın şer güçlerini yenmek demek aslında kendi zulmümüzü kaldırmaktır. Hz. Adem işlediği hatadan hemen pişmanlık duydu ve “…Biz nefsimize zulmettik…” diye dua etti. Bizler de taşıdığımız Nur’u Muhammedi’nin kendi hayatımıza yansımasını istiyorsak, kendi kendimize zulmettiğimizi fark edip, şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak dışında başka bir kurtuluş olmadığı şuuruna ermeliyiz.

Ancak o zaman Allah kendi sevgisini kalbimize koyar. Ve ancak o zaman Allah’tan gayri tüm sevdiklerimiz kalbimizden temizlenmiş olur. Öyle bir kalbe sahip olan Müminin haram işlemesi ve başkalarının kusurlarını görmesi mümkün değildir.

Kendi eksiklerimizle meşgul olmalıyız

Rabiatül Adeviyye (ks) şöyle buyurur: “Kul Allah sevgisini tattığında, Allahu Teala ona kendi kötü amellerini gösterir. O bundan sonra başkalarının ayıplarıyla uğraşmaya fırsat bulamaz.” Gönlümüzde derinlemesine yer edinmiş hastalıklarımızı tespit etmek ve şifa bulmak için öncelikle başkalarının eksik ve kusurlarıyla meşgul olmayı bırakıp kendimize bakmamız ve kendi eksikliklerimizle meşgul olmamız gerekiyor.

Mirat-ı Mücella Muhammed Mustafa Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır; “Kendi kusurlarıyla uğraşıp başkalarının kusurlarını kurcalamaktan kendisini alıkoyan kimseye müjdeler olsun.”

Sehl-i Tüsterî şöyle buyurmaktadır; “Allah bir kimseyi severse, sevdiği kişiye günahlarını büyük gösterir ve ona tevbe kapısını açar. Bu kapı Cenab-ı Hakk’a kurbiyet bahçelerine açılır. Allah bir kimseye kızarsa, günahlarını onun gözünde küçültür ve onu çeşitli belalarla cezalandırır; ancak o kimse günahlarını küçük görecek kadar  talihsiz olduğundan, tavsiyelere uymaz ve sonunda hüsrana uğar ve mutsuz olur.”

-Rabia Brodbeck