CemiyetDursun Gürlek

Camiler ve Ziynetler

734Okunma

Camiler İslam şehirlerinin, hiç şüphe yok ki, en başta gelen sanat eserlerini teşkil etmektedir. Tabii ki her Müslüman ülkenin kendine mahsus bir cami mimarisi vardır. Başta Mekke, Medine, Kudüs, Bağdat, Şam ve Kahire olmak üzere bütün İslam şehirlerindeki mabetler, dini mimarinin özelliklerini ve güzelliklerini kendilerine mahsus çizgilerle yansıtmaktadırlar. Camiler ibadethane olmanın dışında taşıdıkları estetik özellikler ve mimari güzellikler itibariyle büyük şehirlerin, hatta kasabaların ve bazı köylerin bile ziynet unsurları olarak da arz-ı endam etmektedir.

Camiler Meşheri
Kendi memleketimizden örnek vermek gerekirse, Osmanlı Medeniyeti aynı zamanda bir cami medeniyetidir diyebiliriz. Edirne, Bursa, İstanbul gibi Osmanlı başkentleri başta olmak üzere tarihi şehirlerimiz -deyim yerindeyse- birbirinden güzel camilerle dolup taşmaktadır. Hele kadim şehir İstanbul, tam bir camiler meşheri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yedi tepe üzerine kurulan İstanbul’un her tepesini ayrı bir selatin camii süslemektedir. Mesela Avrupalıların “Mavi Sürahi” dedikleri Sultan Ahmed Camii birinci tepeyi, iki padişah tarafından yaptırılan Nuruosmaniye Camii ikinci tepeyi, veli padişahın himmetiyle inşa edilen Bayezid Camii üçüncü tepeyi, İstanbul’un banisi (kurucusu) Fatih Sultan Mehmed Han’ın hediyesi olan Fatih Camii dördüncü tepeyi tezyin etmektedir. Sadece sur içi camileri değil, sur dışındaki bütün Osmanlı yapımı ibadethaneler için de aynı özellikler ve güzellikler geçerlidir.
Konuyu biraz daha daraltacak olursak şehirlerimizi hem maddi hem manevi manada süsleyen camilerin minberleri, mihrapları, sütunları, kubbeleri ve minareleri de ayrı ayrı ziynet göstergeleri olarak gözleri okşamayı sürdürüyor. Bütün bunlardaki ince işçiliği, zarafeti, tenasüp sanatını görebilmek için ille de mimar olmanız gerekmiyor. Dikkatli ve rikkatli bir bakış, özellikle Osmanlı camilerinin künhüne hakim olan bu inceliğini fark edebilir. Diğer kısımlarını bir yana bırakalım, sadece minareler bile bu manevi zevki, zevk-i selim sahiplerine tattırmak için yeterli olabilir. Küt minare kütlüğüyle, bodur minare bodurluğuyla, burmalı minare burmalarıyla ayrı bir güzellik sergilemektedir. Mesela Şehzadebaşı Camii’nin minarelerine bakarsanız yukarıdan aşağıya üzüm salkımlarının sarkıtıldığını görürsünüz. Bunlar Kanuni Sultan Süleyman’ın gözyaşlarını temsil etmektedir. Bilindiği gibi Kanuni bu mabedi çok sevdiği ve genç yaştaki ölümüyle büyük bir hüzne gark olduğu Şehzade Mehmed’in hatırasını yaşatmak için yaptırdı.
Sözün burasında şunu da belirtmek isterim ki, minarelerin asıl süsü şerefeler, bu şerefeleri şereflendiren güzel sesli müezzinler ve tabii ki onların okuduğu ezan-ı Muhammedîlerdir. Bugün şerefeler öksüz ve yetimdir. Çünkü artık müezzinler ezan okumak için minarelere çıkmıyorlar, şerefelerde dönerek ezan okumuyorlar. Böylece bir bakıma minarelerin öksüz kalmasına sebep oluyorlar.

Namaz için “Şerefe”ye
Bugün medeniyetimizin esasını teşkil eden kelimelere ve kavramlara o kadar yabancılaştık ki, camilere gelenlerin büyük bir bölümü bile minber, mihrap, kürsü, mahfil, minare, şerefe kelimelerinin anlamlarını doğru dürüst bilmiyorlar. Minberle mihrabı birbirinden ayıramıyorlar. Belki inanmayacaksınız ama bir sohbet toplantısında camilerin kubbelerinden ve minarelerinden bahsederken sözü iki şerefeli, üç şerefeli minarelere getirip bildiklerimi anlattım. Şimdi söyleyin bakalım “şerefe” ne demektir diye bir soru yönelttim. Bir delikanlı sanki söylediklerimi hiç dinlememiş gibi parmak kaldırıp “ben filmlerde çok gördüm, içki içenler bardaklarını kaldırıp ‘şerefe’ diyorlar” cevabını verdi. Güler misin, ağlar mısın bilemiyorum.
Camilerin asıl ziyneti insandır. Cemaattir, imamdır, müezzindir. Eskiden öyle imamlar vardı ki, bulundukları camiler cazibe merkezi haline geliyordu. Gönenli Mehmed Efendi Sultan Ahmed Camii’ni, Hendekli Abdurrahman Efendi Bayezid Camii’ni, Üsküdarlı Ali Efendi Yeraltı Camii’ni, Abdülhay Öztoprak Efendi Yahya Efendi Camii’ni ve türbesini cennetin şubeleri haline getirmişlerdi. Abdülhay Efendi’nin namazdan sonra elini öpmek için cemaat arasında tatlı bir yarış başlıyordu. Camilerin ziyneti; mesleğini aşkla, şevkle icra eden imamlar, müezzinler, vaizlerle beraber; şuurlu ve kalabalık cemaattir. Yoksa türlü türlü avizeler, renk renk halılar değildir.

-Dursun Gürlek