Genç Kalemler

Çilehaneler

1.03BinOkunma

Çile, Farsça çihl (kırk) kelimesinden gelmiş olup dervişlerin, kırk gün boyunca yemeden, içmeden kesilerek ıssız ve loş bir yerde, Allah (cc) ile hasbihal halinde olmalarıdır. Izdırap çekmek, acı çekmek manasına da gelmektedir. Hayali Bey, çile çıkarmak ile ilgili olarak şu beyiti dillendirmektedir:

Acı çek ister isen lezzet-i zevk-i ukbâ
Telh-kâm oldugiçün ma’den-i dürdür deryâ

”Ahiret zevkinin lezzetini istersen acı çek. Deniz, acı yaradılışlı (tuzlu) olduğu için inci madenidir.”

Çile çıkarmak için inşa edilen, duvarlarında zikirler meşk eden bu yerlere de “Çilehane” denir. Dervişlerin soluğu ile hayat bulan bu mekanların sayısı oldukça fazladır. Bunların bazıları elle inşa edilmiş olup bazıları ise doğal ortamların çilehaneye dönüştürülmesiyle anlam kazanır. Tekke, cami ve türbelerin daha çok rutubetli ve loş odaları çilehane olarak kullanılmıştır. Mağaralar ve kayaların oyulmasıyla da bu mekanlar oluşturulmuştur.

Bu konudaki ilk örneğe, “Dürr-i Yekta” olan Hz. Peygamber’in (sav) hayatında rastlamak mümkündür. O (sav), Mekke’nin cahiliyesine karşı Hira Mağarası’nı kendisine çilehane edinmiştir. Efendimize (sav) nübüvvet müjdesi gelmeden önce tüm güzellikleri zaten kendinde toplamıştı; fakat tüm bu güzelliklerin kemale erişi Hira Mağarası’nda gerçekleşmiştir.

Çile denilince Hz. Peygamber’den (sav) sonra, Hazret-i Türkistan olarak akıllara kazınan Hace Ahmed Yesevi gelir. Ahmed Yesevi altmış üç yaşına geldiğinde dergahının altına ufak bir oda boyutunda çilehane yaptırmıştır. Ömrünün geri kalanını çilehanesinde kendisini ibadete teslim ederek geçirmiştir. XIV. yüzyılın sonunda Timur, Ahmed Yesevi’nin kabrinin üstüne türbe yapılmasını emretmiş, cami, dergah, kütüphane, mescid, derviş hücreleri ve aşeviyle külliye halini almıştır.

Bir diğer önemli çilehane ise Aksaray’da Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi’nde bugün ziyarete açık olan Somuncu Baba Çilehanesi’dir. Somuncu Baba bir yandan helal kazanç için somun yaparken bir yandan da talebe yetiştirmiş, ışığını kendinden sonrakilere aktarmaya çalışmıştır. Çilehanesini ervah mezarlığı yakınına kurdurmuştur.

Safranbolu’da Babayani Bir Vech

Safranbolu eski çarşısında lokumcuların tatlı vitrinlerinin arasından geçen, yokuş yukarı olan yolun eski bir camisi… Caminin önünde, akan çeşmenin çıkardığı o huzur veren ses adeta bize geliş şöleni sunuyor. Zülmiyye ya da Mescit Cami olarak da bilinen bu cami, Safranbolulu Şeyh Emin Efendi Türbesi’nin yanında komşuluk vazifesi yapıyor. Türbede ise Halveti Tarikatı şeyhlerinden Hacı Emin Efendi ve üç oğlu, türbe dışında da kızları ve eşleri metfun…

1884 yılında yapılan cami, 1975-1980 yılları arasında onarım görmüş. Camii moloz taştan gövdeye, ahşap örtüye sahip. Dikdörtgen şeklinde olan yapı sağ tarafta tek şerefeli minaresi ile “Ben buradayım.” diyor. Camiden içeriye girdiğimizde ikinci bir kapı bize selam veriyor ve bu kapının üstünde Sultan II. Mahmut tarafından yaptırılan tuğra bize göz kırpıyor. Kapının selamını alıp tuğraya tebessüm ederek ilerliyoruz. İçeriye girdiğimizde sağ ve solda, perde ile ayrılmış olan kadınlar mahfilinin arkasında üçer tane olmak üzere çilehaneler bulunuyor. Oldukça karanlık ve dar olan bu çilehanelerin kapısı kapatıldığında bir tabuttan farkı kalmıyor.

Kadınlar mahfilinin sağ ve sol tarafından üst kata çıkan tahta merdivenler mevcut. Üst katta da bizi, yine kadınlara ayrılmış olan mahfil karşılıyor. Mahfilin arkasında art arda sıralanmış birden fazla çilehane bulunuyor. Tahtadan inşa edilmiş bu çilehanelerin ilgimizi çeken yanı ise kapılarının dışarıdan kilitleniyor olması.

Yolu Safranbolu’ya düşenlerin Hamidiye Camisindeki huzurun ve çilehanelerindeki dinginliğin içine girmelerini ve bir müddet kendilerini dinlemelerini tavsiye ederim.

-Yasemin Avcı