KategorisizÖne Çıkanlar

Hakim Sistem Karşısında Büyük Doğu

1.01BinOkunma

Kendi varoluş cehdini, inanmış olduğu değerler sistemini inşa ederek ispat eden toplumların, tarihin akışına yön verdiği bilinen bir husustur. Yaşanılan düzenin inşası sürecinde din, kültür ve ahlak gibi temel faktörlerin şekillendirdiği “dünya görüşü”, en belirleyici unsurdur. Kendine has bir dünya görüşüne sahip olan toplumların/milletlerin kendi varlık, medeniyet, siyaset, iktisat vs. tasavvurlarına sahip olmaları, bağlı bulundukları dünya görüşünün bir armağanıdır. Bu dünya görüşünden meydana gelen çeşitli refleksler ile kurulan sistem, yukarıda sıralamış olduğumuz temel faktörlerin muhtevası ile doğrudan ilişki içindedir. 

Misal; bugün dünyayı birçok cepheden etki altına almayı başarmış Batı menşeili müesses nizam, Büyük Doğu Mimarı Üstad Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü”nde Batı’yı tahlil ederken ortaya koyduğu üç temel sütun üzerinde yükselmiştir; Antik Yunan felsefesi, Hristiyan ahlakı ve Roma İmparatorluğu’nun siyasal sistem tasavvuru. Bu üç temel sütun üzerinde Batı’nın fikri serüveni, tarihi süreç içindeki çeşitli mühim hadiseler ile birlikte (Rönesans, Reform vs.) gelişerek bugünkü halini almıştır. 

Büyük Doğu’nun üstlendiği aslî vazife, “İslam’ın Emir Subaylığı” hüviyetine nispetle, hakim şuuru ve hayat nizamını inşa eden Batı’nın karşısında, İslamiyet’in teklifini öne sürmek olmuştur. Meseleye İslam’ın tek hakikat yolu olduğu inancıyla bakanlar olarak bu teklif, kurulu düzen karşısında bir “alternatif” sunma biçimi değil, yanlış olana karşı “olması gerekeni” inşa edici bir tavır belirtmektedir. Batı düşüncesi, yani felsefe ile hesaplaşan ve onu İslam’ın önünde hesaba çeken tek fikriyat olma özelliğini koruyan Büyük Doğu, tüm şubeleri ile hayatın İslam’a nazaran nasıl tanzim edilmesi gerektiğine dair bir “sistem” teklifinde bulunmuştur.

Büyük Doğu, İslam’ı anlama ve yaşama gayretini Ehl-i Sünnet mihrakı üzerinde sabitlemiş, eşya ve hadiselerin mahiyetini, insanın ve kainatın inceliklerini İslam Tasavvufu zaviyesinden işaretlemiş bir fikir kompozisyonudur. Bu yönüyle de yine Batı üretimi sistemin empoze ettiği fikir kırıntıları ile ortaya dökülen tarihselcilik, İslam’da reform, hadis inkarcılığı gibi sakat olan ve sahih akideyi bozan zehirlerin de panzerihi olma hüviyetine sahiptir. Bir dünya görüşünün kendi içinde hiçbir tezat barındırmaksızın, bütünlüklü bir bakış açısıyla insanın tüm ihtiyaçlarına cevap vermesi gerektiği ilkesine sahip olduğunu ispat etmiş olan Büyük Doğu, gerek dışarıdan gerekse içeriden yönelen tüm fikri saldırılara karşı, İslamiyet’in etrafını çepeçevre saran yıkılmaz bir sur gibi önümüzde arz-ı endam etmektedir.

Sisteme Karşı Sistem Teklifi

Büyük Doğu, her türden yarım, eksik ve sakat anlayışın önüne set çekerek, “meseleleri kendi esas ve usulleri muvacehesinde değerlendirme” ilkesinden hareketle, ortaya konan bir “sisteme” yine bir “sistem teklifi” ile cevap vermiştir. Bu noktada belirtilmesi gereken, Batı’nın kurduğu nizamı yalnızca eleştiren ve yerine inşa edilmesi gereken nizamın ne olması gerektiği hususunda herhangi bir fikri olmayanların oluşturduğu “havanda su dövme” tavrına karşılık, Büyük Doğu’nun en girift çizgilerinden en kaba hatlarına kadar “yaşanmaya değer hayatı” inşa ediyor oluşudur. İşte bu nokta, Büyük Doğu’yu İslam namına gayret gösteren diğer fikir ekollerinden ayıran en belirgin hususiyettir. Temsiliyetin mesuliyeti barındırdığını ve mesuliyetin de teklif sahibi olma zaruretini doğurduğunu idrak eden Üstad Necip Fazıl, fikirde ucuzculuk ve kolaycılık hastalığına yakalananlara karşı da, örgüleştirdiği fikriyatı ile sert bir cevap vermiştir.

Büyük Doğu davasını eserleriyle ve ortaya koyduğu benzersiz terkibler ile mahyalaştıran Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun, derin bir tefekkür cehdi ile, er veya geç insanlığın, küfür sisteminin getirdiği buhranlar neticesinde yorulup, bir “çare” arayışına gireceğini yüksek feraseti ile tespit edercesine onlarca yıl önceden yapmış olduğu şu tespit, bir “sistem” ihtiyacının niçin zaruri olduğunu göstermesi bakımından da oldukça mühimdir; “Yirminci Asrın ikinci yarısından sonraki devlet ve teşkilat ideali, belki ‘bütün insanlık kadrosunda’, bizim Başyücelik mefkuremizden ders ve gıda almaya mahkumdur. Hasta liberalizm, batıl komünizm ve sakat faşizm tecrübelerinden sonra istikbalin gayesi, belki bütün yeryüzünde, İslam İnkılabı’nın bu şubesini benimsemek zorundadır…”