İsmail ÇolakÖnden Gidenler

Müşfik ve Hayırsever II. Abdulhamid Han

1.08BinOkunma

Cennet mekan II. Abdülhamid Han, yıllarca aleyhinde yapılan propaganda ve iftira kampanyalarına rağmen son derece şefkatli, yufka yürekli, bağışlayıcı ve hayırsever karakter ve ahlaka sahip bir padişahtı. Tarihin tozlu sayfalarında kalmış, bunu ispatlayan bir yığın belge ve hatırat mevcut. Burada, Müslim-Gayrimüslim ayırt etmeksizin, tebaasına karşı sergilediği duyarlılığa, insan merkezli hizmetlerine dikkat çeken birkaç misale ve yaşanmış hadiseye yer vereceğim.

Merhamet Abidesiydi
Sultan Abdülhamid, en büyük düşmanlarını bile çoğu defa bağışlamaktan çekinmeyecek kadar şefkat ve merhamet abidesi bir hükümdardı. Misal vermek gerekirse, Sadrazam Mithat Paşa’nın, Sultan Abdülaziz’in katledilmesinden dolayı Yıldız Mahkemesi’nin verdiği idam cezasını müebbet hapse çevirmişti. Kendine karşı mücadele eden; Namık Kemal, İshak Sükuti, Tunalı Hilmi gibi Jön Türkler ve İttihatçıların önde gelen pek çok şahsiyetini affetmiş, onlara ve ailelerine maaş dahi bağlatmıştı.
Abdülhamid saltanatı boyunca, iddiaların aksine, Çırağan Baskını gibi fiili durumlar hariç, muhaliflerine idam cezası vermemiş ve 31 Mart Vakası’nda 1. Orduya, Rumeli’den gelen Hareket Ordusu’nu durdurmak için kardeşkanı akar endişesiyle talimat vermekten kaçınmıştı. 33 senelik hükümdarlığı müddetince onayladığı ölüm fermanının toplam sayısı 11 olup, buna mukabil müebbet hapse çevirdiği veya affettiği toplam idam cezası ise yüzlerceydi.
Bu gerçeği, muhaliflerinden birisi olmasına ve hakkında ağır hicivler kaleme almasına rağmen Namık Kemal dahi tasdik etmekten kendini alı koyamamıştı: “Sultan Hamid, hun-riz (kan döken) değildi. Bunu ısrarla tekrar ederim… Sultan Hamid, adam öldürmekten nefret eden, hatta fıtraten merhametli birisi idi.” O kadar ki, Adliye Nazırı Abdurrahman Paşa, padişahın yufka yürekliliğine daha fazla dayanamamış ve bir defasında saraya gelip padişaha çıkışarak, şu gerekçeyle istifasını sunmak istemişti: “Bizim adaletimize güvenmiyor musunuz da getirdiğimiz idam dosyalarını müebbet hapse çeviriyorsunuz?”

Tebaasına Karşı Çok Şefkatliydi
Sultan Abdülhamid’in uzun yıllar başkatipliğini yapan Tahsin Paşa, tebaasının dertleriyle gece gündüz demeden yakından alakadar olduğuna dair birçok hatırat nakletmiştir:
Bir defasında Sultan Abdülhamid, fırıncıların, okkası 30 para olan ekmeğin fiyatını 40 paraya yükseltmek istediklerini öğrendiğinde karşı çıkmış ve onları huzuruna çağırıp görüşmüştü. Şu etkili konuşmayı yaparak zammı geri aldırmayı başarmıştı: “Siz yine ekmeği 30 paraya satmaya devam edin. Sattığınız her ekmek için istediğiniz 10 parayı ben vereceğim. Çünkü bir memlekette ekmek fiyatına zam yapılırsa, bunu bütün zaruri ihtiyaçların pahalılaşması gibi bir hareket kovalar ki, halkımız bundan büyük ıstırap çeker.”
‘Sabaha kadar uyumadı…’
Halkın dertlerine sınırsız bir şefkat ve lütufla derman bulmaya çalıştığıyla alakalı Tahsin Paşa’nın naklettiği şu hadise de ibret ve hayret vericidir:
“Mabeyn’de nöbetçi olarak ben kalmıştım. Gelen mektup, telgraf, rapor ve tezkerelerin listesini huzura çıkarmak üzereyken bir telgraf geldi. İstanbul’da Laleli postanesi memurlarından birinin çektiği telgrafta, karısının o gece doğum yapacağı, doğumun çok zor olacağı, elinde hiçbir vasıta bulunmadığı ve merhamet-i şahaneye sığındığını bildiriyordu.
Telgrafa kıymet vermedim ve listeye almadım. Padişah, adeti icabı her şeyi ayrı ayrı gözden geçirdikten sonra ilave etti: “Başka bir şey var mı?” Telgrafı söyledim ve arza değmeyeceğini düşünerek listeye almadığımı arz ettim.
Emir verdi: “Hemen getiriniz.” Dikkatle okudu ve derhal mütehassis bir tabip ve bir yaverle giderek doğumu kontrol altına almalarını, kendilerine refakat etmemi ferman etti. Gittik ve işimizi bitirip sabaha karşı döndük. Bir de ne görelim? Hünkar, bahçe üzerindeki odasında, ışıkları açık, cama vurarak bizi çağırmıyor mu? Sabaha kadar uyumayıp bizi beklediğini anladık. Neticeyi sordu.
Doğumun zor olduğunu, fakat müdahaleyle kadının kurtulduğunu, çocuğa ‘Abdülhamid’ isminin verildiğini; ihsan-ı şahanenin de aile reisine teslim edildiğini ve adamın ağlayarak ömür ve devletlerine dua ettiğini anlattım. Bizi ayakta dinledi, sadece rahatladığını gösteren bir ‘oh’ çekti ve sabah namazına durdu.”

Hayır ve İhsanda Rakipsizdi
Sultan Abdülhamid’in hayırseverliği ve yardımları din, ırk ve sınıf ayrımı yapmaksızın geniş halk kitlelerini kapsıyordu. Padişah hediyesi, bağışı veya ihsanı anlamına gelen ve toplumun muhtaç tabakalarına dağıtılan “atiyye-i seniyyeler” bunun misallerindendir.
Dağıtılan hediyelerin bedeli büyük ölçüde padişahın kendi kesesinden karşılanıyordu. Mesela her 19 Ağustos’ta, tahta çıkış yıldönümü vesilesiyle, sünnet olan çocuklara birer çeyrek altın hediye etmeyi adet haline getirmişti. Yine her tahta çıkış yıldönümünde, borcu yüzünden hapse düşmüş insanları kurtarmak maksadıyla, hazinesinden bir miktar parayı sarf etmeyi de alışkanlık haline getirmişti.
Yanı sıra padişah, soğuk geçen her kış mevsiminde özel bir komisyon oluşturur ve evini ısıtamayacak durumdaki yoksul aileleri tespit ettirirdi. Bunlara, Hazine-i Hassa’dan ayrılan tahsisatla alınan kömürleri dağıttırmayı ihmal etmezdi. Konu hakkında Başkatip Tahsin Paşa’nın kaydettiği 23 Ocak 1907 tarihli iradedeki ifadeler şöyledir:
“Kış mevsimi şiddetli şekilde hükmünü sürdürmekte olduğundan fakir ve muhtaç durumda bulunan ahalinin kömür vesaire gibi yakacak ihtiyaçlarının temininde kullanılmak üzere Padişah Efendimiz bin lira bağışta bulunmuş ve ihtiyaç duyan fakirlere dağıtılmak üzere Şehremaneti’ne gönderilmiştir. Bu sebeple katkıda bulunmak isteyenlerin yardımlarını Şehremaneti’ne göndermeleri Padişahımız Efendimiz hazretlerinin emir ve iradeleri gereğindendir.”
Devlet dairelerindeki çalışanların ısıtılması, sağlık ve sıhhatlerini kaybetmemeleri için nasıl çırpındığını ve müşfik bir baba gibi onlara kol-kanat gerdiğini 13 Ağustos 1901 tarihli şu hususi iradeden de anlamak mümkündür:
“Resmi dairelerin ısıtılması için pek çok masraf ve külfete katlanıldığı halde yine de muntazam bir surette ısı sağlanamamaktadır. Özellikle koridorlar, odalar derecesinde sıcak olmadığı cihetle, sıcaktan soğuk bir yere çıkılması gibi sağlığın muhafazası açısından asla caiz olmayan mahsurlar da meydana getirmektedir. Memur ve müstahdemlerin bu durumlarını dikkate alan şefkatli Padişahımız, bütünüyle birçok fayda sağlayacak olması hasebiyle devlet dairelerinde kalorifer tesis edilmesini kararlaştırmıştır. Bu maksatla resmi dairelerin kaloriferle ısıtılması için gerekli edevat ve borular Amerika’dan ve Avrupa’dan getirilmelidir.”

İmdada Koşmada Hızır Gibiydi!
Yardımseverliğinin din ve ırk ayrımı tanımadığını gösteren çarpıcı bir hadiseyle bahsi bağlayalım:
Olayın kahramanı Ermeni milletinden 26 yaşındaki Kirkor oğlu Onnik isimli gençti… 28 Mayıs 1899’da padişaha bir dilekçe ulaşır. 6 yıl önce sol bacağını kaybeden Onnik, içine düştüğü sefaletten kendisini kurtarması için Sultan’dan medet ummaktadır. Abdülhamid, gençle ilgilenmesi için Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa’yı görevlendirir.
Paşa, yaptığı inceleme sonucunda padişaha bir rapor sunar. Onnik’in bacağının kalçasına yakın bir yerden kesildiğini, takma ayağın bir korseyle bele bağlanması gerektiğini yazar. Protez ise 18 liraya mal olmaktadır. Meselenin halli için kendisine başvurulan Sadrazam Halil Rıfat Paşa, paranın ödenmesi için padişahın onayını ister. Müşfik padişah, takma bacağın atiyye-i seniyyeden derhal ödenmesini ferman buyurur. Onnik, 2 ay gibi kısa bir sürede muradına erer ve “Kızıl” değil, “Müşfik” Sultan tarafından talebi karşılanır.
Bu vesileyle, Osmanlı’nın Son Halife’si Abdülhamid Han’ı, vefatının 102. senesinde rahmet, minnet ve Fatihalarla yâd ediyorum. Uğrunda büyük gayret sarf ettiği Büyük Türkiye ve İttihâd-ı İslam davasının, hal ve atideki dindar ve mefkure sahibi nesiller ve dirayetli muktedirler eliyle gerçekleşmesini diliyorum.

İsmail Çolak