Alem Sanal Ahlaksızlık GerçekÖne Çıkanlar

Bilimin Kültürel Kökleri

706Okunma

Uzun yıllardır “entelektüel” kelimesini iyi anlamda kullanırdım. Entelektüel; aydınlanmış ve üst düzey çıkarımlara başlamış kişi anlamında… “Üst düzey çıkarım yapma” kulağa hoş geliyordu. Sonradan anladım ki bu kavram Müslümanca üst düzey düşünmeyi ifade eden bir kavram olamaz. Bu kelime ancak sekülerizmin bir eşantiyonu olabilir. Çünkü bizim üst düzey düşünme tarzımızın adı entelektüellik değil irfandır.
İrfan; doğuya veya batıya has değildir, ne doğuya ne batıya ait olan bir ağacın meyvesidir. İrfanî düşünme yetisine sahip olan kişiye arif denilebileceği gibi münevver de denilebilir. Biz münevver ve arif olmayı bırakıp entelektüel olmaya heves edince birtakım entelektüel hastalıklara da düçar olduk.

Bu entelektüel hastalıklardan bir tanesi “ilim” ve “bilim” ayrımı konusunda karşımıza çıkmaktadır. Bize mektep yıllardır “bilim” deyip durduğu için, biz onun nasıl bir put olduğunu pek fazla idrak edemedik. Sanki rasyonalist ve pozitivist kökleri olmayan bir bilim anlayışı söz konusuymuş gibi bilim karşısında teslimiyetçi bir hal aldık. Bilime mutlak gerçekmiş gibi bakmaya başladık. Adeta bir tabu oldu. Bugün “bilim” denildiğinde ne anlaşıldığı ortadadır.
Öncelikle bilim denilen olgunun rasyonalist temelli bir kurgu olduğunu, aydınlanmaya tekabül eden seküler bir ortamda ortaya çıktığını tespit etmemiz gerekiyor. Yani “bilim” Müslümanların kurguladığı bir kavram değildir. Tamamen rasyonalist, pozitivist ve seküler bir anlam dünyasının ürünüdür. Onun rasyonalist olması, akılla genelgeçer doğrulara ulaşabileceğini iddia etmesindendir. Pozitivist olması ise onun beş duyuya hitap eden fiziksel, maddi dünyanın gerçeklerini tek gerçek olarak kabul etmesidir.

Kültürel kökler
Kavramların tarihî ve kültürel kökleri vardır. Zihinlerde kökleri ile beraber yer eder. Şimdi siz bilim kavramını tarihteki pozitivist ve rasyonalist köklerinden söküp sıyıramazsınız. Kavramın mahiyetine indiğinizde mutlaka onlarla karşılaşmak zorundasınız. Şu durumda rasyonalizmden ve pozitivizmden arındırılmış bir “bilim” kavramı söz konusu olamaz. Dolayısıyla Müslüman zihni rasyonalist ve pozitivist kökleri olan bu kavramı olduğu gibi kabul edemez. Çünkü Müslüman zihni mutlak doğrulara akılla değil ancak vahiy ile ulaşılacağını, fiziksel ve maddi dünyanın dışında da gerçekliklerin olduğunu düşünür.
Görülüyor ki “bilim” kavramı Müslüman aklının ürettiği bir kavram değil, tamamen seküler bir kavramdır. Zaten bilim putunu zirveye taşıyanlar da bunu seküler ve kapitalist nedenlerle yapmışlardır. Bilim teknolojiyi doğurur, teknoloji ise ilerleme demektir. Bilim, maddi olarak ilerlemeyi sağladığı için, gelişmeyi tetiklediği için kıymetli görülür. Biz ise Müslümanlar olarak diğer dünyevî düşünceleri kabul etmediğimiz gibi tamamen dünyevî ve kapitalist temelleri olan “ilerlemecilik” fikrini de kabul etmiyoruz. Çünkü kıstası maddi değerlere endekslenmiş bir ilerleme fikri bize hitap etmiyor.

Yıllardır birçok Müslüman, bilim karşısında ezilmiş bir ruh hali ile din ile bilimin çatışmayacağı iddiasını savundu durdu. Hatta yaşam tarzımız anlamına gelen dinin sünnetlerini dahi bilime doğrulatma hevesine kapılanlar oldu. Mesela misvakın dişler için faydalı olduğu, yerde oturarak yemek yemenin sağlık açısından faydalı olduğu gibi bilgiler bilim adamlarına doğrulatılmak istendi. Bunu yapanlar aslında farkında olmadan seküler temelli bilim anlayışını da yüceltmiş oluyorlardı.
Artık bu dönemleri inşallah geride bıraktık. Kendi inancımıza olan güvenimiz arttıkça kavramlara kendi mağaramızdan bakmayı da yavaş yavaş öğreniyoruz. Bu anlamda kendi kavramımız olan “ilim” kavramının “bilim”i karşılamadığını çok iyi kavramamız gerekiyor. Çünkü ilim Allah’ın “El Âlim” ismini çağrıştırır. “Bilim” ise onun başına bir “b” getirilerek sonradan üretilmiş bir kelimedir.

Okuma modelimiz
Bilimin bir çeşit kainatı okuma ve açıklama tekniği olduğunu söyleyebiliriz. Bu okuma tarzı pozitivist ve rasyonalist olduğu için bizim okuma tarzımıza benzemiyor. O maddi gözlüklerle bakıyor kainata; biz ise, her şeyi Yüce Rabbimizle ilişkilendirerek bakıyoruz. Yani kainatı besmele çekerek okuyoruz ki bu okuma biçimine de “bilim” değil “ilim” diyoruz. Nitekim Kuran’ın ilk inen ayetinde de; “Rabbinin adıyla oku.” buyuruluyor. İşte ilim tam anlamı ile Rabbin adıyla okumaya tekabül ediyor.
İlim; varlığı, olayları, insanı, toplumu kısacası her şeyi Allah’ın bak dediği yerden bakarak tanımlamak ve o tanımlamaya uygun davranışı ortaya koymaktır. Buradan da anlıyoruz ki alim kainata Allah’ın bak dediği yerden bakan ve onunla da amel eden kimsedir. Bilim adamının ise böyle bir kaygısı yoktur.
Bu konunun önemi şuradan kaynaklanıyor: Biz Müslümanlar dünyayı ne şekilde okuyacağımızı artık net bir şekilde ortaya koymak durumundayız. Rabbimizin adıyla mı okuyacağız, yoksa modern bilimin pozitivist rasyonalist mantığıyla mı okuyacağız? Bilim kavramı “Rabbinin adıyla oku” ayetindeki okuma modelini karşılamıyor. Matematiği, fiziği, biyolojiyi, coğrafyayı, tarihi bu okuma modeliyle okumayı öngörmüyor. Bunun için bir kez daha tekrar edelim ki bizim dünyamızda karşılığı olan kavram “ilim”dir.

Din-bilim çatışması
Bize de uzun yıllardır din-bilim çatışması tezine karşı olarak din ile bilimin çatışmadığı tezini savunma rolü biçilmişti. Biz de bu rolü, hep tepkisel olarak gerçekleştirdik. Ama şimdi kainatı Müslümanca okuma modeli olan “ilim”e doğru yönelmek durumundayız. Kendi dünyamızın kavramı olan “ilim” kavramının bizi başka bir kavrama muhtaç etmeyeceğini de idrak etmeliyiz.
Din ile bilimin çatışmayacağı şeklindeki söylem ezberci bir söylemdir. Pekala din ile bilimin çatıştığı konular da olabilir. Neticede din Cenab-ı Hakk’ın vaaz ettiği kusursuz ve mükemmel bir olgudur. Bilim ise insana ait bir çabadır, kul yapısıdır, kusurlardan münezzeh değildir. Şu durumda kusurlu bir “bilim” olgusunu kusursuz bir “din” olgusuyla kıyas edip “din ile bilim çatışmaz” demek en başta bir kere dine haksızlıktır.
Bilimi sanki ilahî menşeli bir olguymuş gibi lanse etmek onun tabulaştırılmasına hizmet eder. Burada sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Bilim değil sünnetullah ve kevnî ayetlerdir ilahi menşei olan. İlahî menşeili olan Allah katındaki bilgidir yani ilim.
Bilim ise bütün hataları ile birlikte insanlığın bir çabasıdır. Bilim adamlarının ortaya koyduğu bir olgudur, dolayısı ile beşeridir, kul yapısıdır. Bilim adamları sünnetullaha ve kevnî ayetlere isabet edebildikleri ölçüde din ile çatışmaz ve çelişmezler. Bilim adamları da beşer ve yanılabilir olduklarına göre bilimi ortaya koyarlarken kevnî ayetlerle ve sünnetullahla yüzde yüz bir örtüşme sağlayamayabilirler. Hele ki pozitivist ve rasyonalist temelli bir eylem olarak bilimle iştigal ettiklerini düşünecek olursak, böyle bir dertlerinin olduğunu söyleyemeyiz.

Sonuç itibari ile ilahî yasalarla din asla çelişmez. Ancak beşeri ve kusurlu olduğu için bilimle çelişir de çatışır da… Din ile bilim çatıştığında da bu dinin değil bilimin sorunudur. Neticede bilim yanlışlığı ispat edilene kadar doğru olduğu varsayılan bilgilerden müteşekkildir.
Bilim kul yapısı olduğu için, sadece dinle değil kevnî ayetlerle yani tabiatla da çatışır. Örneğin sünnetullah dikkate alınmadan üretilen bir tıp bilimi ya da bir mimari bilimi, sonuçları itibari ile bir taraftan yaparken bir taraftan da bozar. İlaçlar hem iyileştirir hem öldürür. Modern mimari hem rahatlık verir, hem bunaltır. Teknoloji de öyledir; hem yapar hem mahveder.