Genç Kalemler

HÂL

1.56BinOkunma

Otobüs taşlı bir yola girdi herhâlde, epeyce sallanıyoruz. Bir solukluğuna yerden kaldırdım başımı, etrafa bakındım. İki gözüm de buğulanmış, böyle göremiyorum. Ceplerimi yokladım, bir mendil; her zaman bulurum. Yolculuk başında bir süre kitaba dalıp sonra kitaptan kafanı kaldırıp etrafı sessiz sessiz seyre dalmalar hep güzel gelmiştir, bir otobüsün merdiven basamaklarında olsam dâhi.
“Dünyanın yuvarlaklığını bile sorgulamalık bir basamak herhâlde bu Fehmi, oğlum.” dedim.
Yuvarlak da dedikse geoit yani; bir ucundan salsan döner sana geri gelir saldığın. Yuvarlak mıdır, yoksa düzlüklerden mi ibarettir bu küre bilmiyorum, da Fehmi. Otobüse biniyoruz, işe gidiyoruz, bir lokmayı üç kere çiğniyoruz, her işin bir hâl çâresine bakmaya çalışıyoruz, kararlı oluyoruz. Ağzımıza bir sözü alıyoruz; sonra konuyu pat, değiştiriyoruz. Dünya hâli, Fehmi ha bire böyle şeylerdir. Vesaire.
Güldüm, kendi kendime. Boş bulunup bir fikirler çıkarıyorsun, Fehmi orandan burandan.
“Sancının insana yakıştığı patikalardan geçiyoruz, yoldaşlar! Cebel Kasyon’a doğrudur hareketimiz.” diye bağırasım geldi. Hâlbuki, uysal oğlanımdır.
Halidiye’ye yakınız. Fakat muhtemel trafiğe yakalanmışız. Bizim mahalleye yakın, oluyor bazen. Fehmi be, onca akıp giden bir sürü şeyin içinde bir türlü bir yere gidemeyen bir şey olarak çok da ‘şey’ değiliz, he oğlum?
-Evet.
Abdullah Amca inecek, ayağa kalktı.
Oğlum, dedi. “Fehmi geç şöyle otur.”
Gülümsedim.  “Ben de ineyim, burada Abdullah Amca. Birlikte yürüyelim mi?”
Abdullah Amca bizim mahallenin orijinal adamıdır. Molladır, bizim Abdullah Amca. Hüseyin, ben ve Ali. Bizi hep oğlu bildi. Bir ara Celâleddin Amca’yla ekmek fırını açtılar, ama sevemedi Abdullah Amca. Eski dükkânına geri döndü. Şimdi yine hırdavatçılık yapıyor. ‘Kumanda pili takılır’  yazan dükkânının önünde iki dingin hâl. Celâleddin Amca’yla çekerler iki iskemle, içerler çaylarını. Bir sohbet bir muhâbbet. Hoş adamlardır, başkadırlar yani. Celâleddin Amca ekmek fırınına devam ediyor hâlâ. Zaten dükkânları da yanyana. Onlar, kardeş gibidirler. Aynı bizim gibi.
Göynüm, der idi Abdullah Amca.  “Celâleddin…”

“Göynüm kendine talebe olmuş kimseleri aradı durdu, Celâleddin. Öylesinden zarar gelmez bildi.”
Fakat bence, hâlâ, Abdullah Amca’nın göynüne sorsan evvel kendine talebe olanını bulmuş, değil. Ne de olsa, her bir kimse hep ötekinin derdiynen hemhâl olup duruyor. Vah ki, biri ona çamur atıyor, öteki hele başkasına! Benim Abdullah Amca’m da “haydin temizleyelim cemaat!” deyi yardıma varacak, peh! Eh be, Abdullah Amca’m benim.
Celâleddin, derdi.
“Ne zaman yardıma varsam ol vakit benim eller kirlendü durdu. Ondandır Celâleddin, göynümlen benim, çağmuru yoğuran pîrleri gördük göreli gendimize talebe olmaya and içtim gayrı.”
Abdullah Amca sâde adamdır odur, neyse. Bilen zaten böyle bilir, bunu söyler. Ha, başka laf edecek de olan olursa.         Tezden insan ehline duyrula ettirtmeyiz, yallah! Bir insan, gördüğü yüzler arasında bir yüzü seçer de onun ta içine işleyen duygusuyla bakar ya, o yüze.  Ben Abdullah Amca’yla konuşurken, hâlbuki ketum oğlanımdır, gözlerim doldu ha dolar. Ya hû Abdulla Amca’mın gözleri. Dolaştığı yerleri? Gidebileceği uzakları? Taşıdığı her şeyi? Sığdığı yeri? Allah onu bize bağışlasın, günü gelir de gözlerine artık bakamayacak olursam koskocaman, hem ne kocaman, bir yitimi göze almak zorunda nasıl kalırım? Nasıl kalırız? Oğlu, bizi bilir. Beni, Hüseyin’i, Ali’yi.  Abdullah Amca baba adam. Abdullah Amca bir tane. Orijinal adamdır, Abdullah Amca.
Fehmi, dedi.
– Ranâ şeker istedi oğlum. Meryem hanım kızımıza selâm edesin. Ha bak, bu arada üzmeyesin kızı. Geçenlerde Nefîse teyzen bahsetti, o kızcağız korkuyormuş sen geç varınca eve. Oğlum e, söyle şu âmirine, bebek bekliyoruz oğlum, desene. Gündüz olsun neyin varsa, nöbetin.
Başım üstüne, dedim Abdullah Amca.
“Kızlara selâm söyle. Nefîse teyzemin de ellerinden öperim.” Dedim, ayrıldık.
Halidiye’ye inen yokuş yarılanmış, uzundur bayağı. Halidiye benim, gözümü açtığım zamandır bir de şu zaman, kendimi bildiğim yerdir.
Allah Allah, dedim.
“Ranâ bahçede. Abdullah Amca’yı mı herhâlde merak ettiler?”
Ranâ, dedim.
-Hayırdır, soğuk dışarısı?
Dedeme bakıyoruz, dedi Ranâ.
-Fehmi Abi, dedem gelecekti de ikindiden sonra.
-Birlikteydik kızım, şeker alıyor Ranâ. Birazdan da inşallah gelir.
Nefîse Teyzem’le İmtisal içeridedir, onlara haber verecekti herhâlde. Teşekkür edip eşiğe yöneldi ki, zaten İmtisal geldi bahçeye.
Ranâ’yla İmtisal Abdullah Amca’nın torunları, ikizdirler. Geçenlerde, yüzü mü güleçmiş n’eymiş öyle bir muhabbeti vardı bizim Ranâ’nın. Mahalleden duyuldu. Gönül meselesi deyiverdiler. Meryem anlatıyor. Mahalleyi birbirine katmış. Üzdüler kızı. Yeni tanımıyonki ama gayrı, eh be Ranâ kız. Bilmediklerini dillerinde geveler durur bizimkiler. Görmeden hele, hiç bilmeden etmeden konuşmak zan’imiş, bilmezler. Yoruldu boşuna gönlü, Ranâ kızın. Neyse Ranâ çok tatlıdır. Bir de ikizlerin ablaları vardır, Müjgân. O da çok güzel börek açar. Babaanneleri Nefîse Teyze’m bizi yazın köylerine davet etti Bursa’ya. Bence bahara doğru gideriz Meryem’imle, hoş olur. Şeftaliler de yeni yeni olmaya başlarlarken.
Ya, dedi İmtisal.
“Ranâ! Al şu fincanını!”
-Ya, fincan sana n’etti, İmtisal?
Fincanın falından hayır gelmemiş. Diyecektim, fincandan hayır beklemeyin çocuklar, gelmez. Kahvenin faydalarında, fal sayılmaz. Kahvenin de ne faydaları vardır bilsen, İmtisal. Ali derdi, “Kurban olam şo kahvenin hatrına, papucunun çamuğruna gurban olam, gel içek!”  Bazen de şîvesini düzeltmeye çalışırdı da söylerken ne severdim ben o hâlini. Bir kulübede kahvenin hâtrını deneyedururuk. Hay, Ali. Bizim Ali nerelerdedir? Var mı ayıracak kırk yıllık vaktimiz, Ali. Kırk yılla hesaba böyle, dururduk biz Ali’yle. Kahve de hazırdı. Kulübe hazırdı, amma vakti kırk yıla ermedi. Ali, gurban olam ben o kahvenin hatrına.
Şimdi desem ki İmtisal’e, gönlünü kırma Ranâ’nın, kırk yıl hâtrı kalır fincanının, desem. Nereden başlayayım da anlatayım ki çocuk kalbine. Yıllanmış şeylerin özeti de uzun olur şimdi. Hem derler hep bir öğretme hâlleri, hep bir inceden mesaj bu Fehmi abide de. Bir de İmtisal, genç kızdır. Üzülse zâlimli şarkılar makamına göçer mâzallah. Veyâhut, ne bileyim. Fiyakamızı ödünç vermeyelim, dedim işte.  Ne sözler gidip geldi böyle dudakalarım arası. Benim Ali, inşallah adamdı. Sustum. Ne meseledir susmak, he Fehmi?
Sustum. Devam ettim.
“Allah’a emanet kızlar”
Şimdi bu adam, Fehmi bir köşede gözleri şişene kadar ağlayabilir. Hâlbuki, duygusuz bir şeydir bu Fehmi.
Âh, dedim. Fehmi, dedim. “İhtimâldir oğlum.”
Belki defalarca denenmiş fakat her defasında annesine, Meryemi’ne salya sümük yakalanma ‘olur mu öyle şey!’ liğinden ötürü, artık tavsiye etmiyor kendisine bu ihtimâli Fehmi. Hâlbuki, arkadaş. Anlayamadılar. Kalp inceciktir. Haydi geçtim. Kalp saydam bir cisim, her şey ortada. Hâlin ortada, sen, mai bakışın. Yapma Fehmi. Of, Fehmi.  Yürüsek mi koşsak mı Fehmi. Bir şeyler yapalım. Kaldırımlara çıkıp insanları ve köpekleri izlemek geldi içimden.
Hâl budur ki Fehmi ağlamak üzeredir. Olabilir. Biri, kafasını çöp konteynırına saplamış. Olabilir. Diğeri, cebinde kalan iki buçuk kuruş. Bir şeye de yetmez. Ceplerindeki kırışık ellerinden başka bir şeyi, göğsündeki dar geçitlerden başka da heyecanı da yoktur bu adamın. Olabilir. Öteki, kapıyı açmıyor.  Kapı deliğinden gördüğü ev sâhibi çünkü. Adam kapıyı çalıyor. Adam, kıracak kapıyı. Rezîl olmamak için de yüzünde tersinden kıvrılmış bir tebessüm. Olabilir. Sağ çaprazdaki amcanın yanındakine yakması için uzattığı sigara. Arabalar. Elektirik direkleri. Sokak başları. Paltolu adamlar. Baktım. Adamlar yürüdü. Oturdu. Dertleşti. Hepsi bu kadar sandım. Hepsi bu kadar değilmiş. Sonra kestik zaten. Göz ucuyla bile takip edemedim, hâlim yok.
“Ya hû, dur.”
“Dur Fehmi, kuşlar. Ya hakikaten Fehmi be. Oğlum önceden buralarda kuşlar ev sahibiydi. Bunlar bizim damda dolaşıp takla bile atmıyor muydu he bazen? Niye azaldılar? Ah ah. Hüseyin. Ali. Ben. Bizim dam. Unutmam ki bunu Allah’ım.”
Yine bir ihtimâl, kestirebiliyorum yüzümde hangi acının hangi izah edemeyeceğim hâli vardır şimdi. Oy oy. Muhâcirin dili dönmez ki anlatsın. Nasıl yani demeyin. Acıdan ve ölümden oluşan bir hâl. Ah be Ali. Heygidi, Ali. Kavranması da zor artık, anlatmayacağım. Böylece vücut bulmuş işte. Zaten bir iç nasıl dökülür bilmem. Eski akıl, iğdiş kelimelerle cüret. Değil de ne?
Öylece susar gibi oldum bir ân. Her zaman ‘Allah büyüktür’ diyen dedeler gibi. Bir ân öylece sustum. Sözler yok değil içimizde de, işe yaramadı işte. Bulut beni azdan aza doyurdu. Sustum. İstedim. Hüseyin. Fehmi. Ali. Göğe baksın. O kadar baksınlar ki bulut onları görsün. Biz orada susmuşuz meselâ, öylece bir ân. İstemişiz ki şen şakrak tepeler bizimle koşsunlar. Bulutlar konuşsunlar. Aşağıda neler oluyor neler bitiyor Allah’tır yalnız, belki bir buluta anlatacak olan. O bulutla bir çocuğu konuşturacak olan bir Allah’tır. O’na inanmış, bu Muhâcir.
Böylece sustuk bir ân. Ben. Hüseyin. Ali. Sonra ben söz aldım. Duymuştur inşallah bulut.
Hatırla Fehmi.
“Yemin ettik bea? Ali de sağken. Buluta inancaz, deye.”
Çocuklar mâsum. Ettikse eğer, endişeye mahâl yok be oğlum, diyeceğim. Bulut bu, gelir elbet. Sabret, demesi kolay! Ötekilere ben de tepkiliyim. Fakat sabret oğlum söz verdik, diyeceğim.  Yatardık, çayır bayır. Gökyüzüne bakardık, bir bulut hareket etsin. Bulut kırmazdı bizi.  Gelecek, tabi. Görünürdü pamuktan, beyaz. Şimdikiler inanır mı acep? Desek, haydin uzanın da görün çocuklar. Biz çok mu hayalperesttik bea. Veyâhut bu zamâneler fazla mı bön. Daha ki ufağız, sevmeye birlikte başladık dünyayı. Ha, pek bir şeyi de. O zaman çok şey öğrenmiştik, hiçbir şey bilmiyorduk. Şimdi mavi görsek mavi yaklaşamazsın gördüğün her göğüne. Koca adam olmuşuz, bulutun hâlini unutmamışız. Unutulur mu bea. Hâlimiz aynıdır, bulutla beraber konuşuyoruz avuçlarımızın içiyle . Hüseyin’e de sorsam aynıdır.
Hüseyin şu günlerde kendine bir iş bulmaya çalışıyor. Çünkü bir niyet var kalbinde, inşallah evlenecek.
Fehmi, dedi geçenlerde.
“Bir işe gireyim, bir yoluna sokmaya çalışayım kedimi.”
Biraz şey oldum, dedi.
“Fehmi, Aylâ’yı tanıyalı. Yani aklım başıma geldi, ne olduysa.”
Aklı, başındadır zaten Hüseyin’in. Biraz deli oğlandır amma. Bizden hayırsız çıkmaz. Biz, işte burada biz olduk. Bu mahallede, Halidiye’de. Ha, hâlâ aynı mıdır buralar? Yok, değil. Ama hırdavatçı hâlâ açık. Celâleddin Amca’nın fırını, öyle.  Halidiye’yi bize ait kılan da en çok o ikisi zaten.
Celâleddin Amca’m Ali’nin babasıdır. Bir gün anlatıyor. Çekmişiz iskemleleri oturuyoruz, dükkânının önünde.  Abdullah Amca. Hüseyin. Ben.
Len, dedi Celâleddin amca.
“Len, sıpalar ben sizin ne hallarınızı bilirim!”
“Kesik parmaklı eldivenleriniz vardı çocukken. Soytarılıktan değil ha, elleriniz üşüsün istermişsiniz! Kar gelecekmiş ellerinize. Bir gün suntaları taşırken baktım pata küte sağa sola çarpıyorsunuz. Abdullah hiç kızmadı ama ben. Yağmurda da aynı terâneydi! Bir baktım sonra, bizim Ali! Çıkarmış gözlüğünü. Neymiş gözüne yağmur gelsin istiyormuş. Milletin duvarını çize çize taşıdık kamyonu dükkâna. Hele kar yağsın hele yağmur yağsın, izleyecektin onu! Değme keyfine…”
-Öyleydi, di mi çocuklar?
“Çocukken ne bildimse aynıydı bu çocuk, değişmedi hiç.”
“Be oğlum. Be Ali. Ne eğlenirdi o pırtık eldivenlerinizi çıkarınca parmaklarını ısıtmaya çalışırken. Ya hû. Isıtacaksın madem oğlum, ne diye soğutuyorsun yavrum, diyemezdim. Darılır. İnceydi bizim oğlan. İçlidir, çok içlidir Ali’m. Hele, eline yüzüne bulaştırdığı bir edebiyâtı vardı. Onu da dinliyor gibi yapardık Fehmi, he oğlum?”
Ben susuyordum.
Zaten neme lazım demiyorsun sen de, dedi Celâleddin Amca.
“Konuşuyorum boyuna burada ben de!” Celâleddin Amca arada yükselir öyle. O da orijinal adamdır.
Haklıydı. Ne, içli çocuktu o. Arada açardı Ali’nin, antika gazelleri vardı. Güya biz ona hâlimizi anlatacakmışız gibi, seçer bir şarkıya başlardık beraber. Artık sonrası bin bir türlü cinas. Aklın alabildiği kadar makamlı kinaye. O söylerdi. Ben anlamazdım onun gibi sâzdan sözden. Konuşurken sorardım, Ali okutsana be oğlum. Yazar dökerdi bu, artık şiir şarkı. Bilmiyorum.  Bir okutmadı tuhaf oğlan. Hayır. Sevdâsını da zaten bilirdik de biz, kardeştik ya. Ondan değil. Okutmak istemezdi artık, utanır mıydı? Her ne ise, hâlimizi anlattık ya, deyip pat kapardı konuyu. Tuhaf çocuktu Ali.
Kalbiyle düşünür, onunla söz söylerdi. Ya hû, hep mi şaşırırdı Ali, hep mi şaşırtırdı? Bir insan, bu kadar ilginç ya da yararlı ne anlatabilir? Başımıza gelen şeyler ya herkesin başına gelmiştir ya da bizim başımıza yalnız, en fazla. Anlatacak, ikna edecek bir meselesi hep vardı onun. “Oğlum gelsene, bu hikayeyi bi kez de benden dinle!” Nesli tükenmiş şeylere inandırmaya çalışırdı beni alıp karşısına, ne bileyim, dinazorlar gibi. Veyâhut, bir çiçeğe âşık olmuşmuş bir tane de.  Bildiği bunca çiçek varmış. Papatyalar doluymuş, nergisler, menekşeler de o farklıymış.  Rengini O’ndan çalmışmış.  Başkaymış, cânım kokusu. Yapraklarının hâlini kendine yormuş.
Nâdir şeyler söylerdi yani. Şimdi Fehmi, başına belâ almıyor muymuş bu çocuk. Nefes aldığı her ânı hayata döndürememenin telâşındaydı. İnsan Ali’yi tanısa böyle birisi ancak  filmlerde, kitaplarda olur der. Ali oğlan, derlerdi. Kafası karışığın biri. Keyfine düşkündür. Sever şaşırmayı. Çoluk çocuğa şaşırır. Oyuncaklara, denizlere. Bir dağ yeşile boyansa şaşırır Ali. Anlamadık gitti! Ah ah, insanlar işaret ettiğiniz nedenlere, içtenliğinize, neş’enize siz ölünce mi inanırlar? Ali oğlanın durumu hep kuşkuluydu. Hep, ‘tuhaf çocuk’ oldu. Neyse Allah’tan. Doğrusu çok da umursamazdı ya. Karışık kuruşuk laflar ediyon, derdik. Gülerdi. Sözleri soyluydu bir kere. Vallahi ben de zorumdan anlardım. Amma be bizim Ali. Dosdoğru çocuktu vallaha.
Her baba, sever helbet de. Celâleddin Amca hakikaten çok severdi. Çok düşkündü Ali’ye. Ölen biri ardından üzüleceğimiz çok az şeyimiz.  Hatta ‘hiçbir’ şeyimiz olsun Allah’ım. Şimdi, biz Celâleddin Amca’mla arada otururuz. Bir zamandan kalanları ayıklarız bazen birlikte. Azdır. Amma  Abdullah Amca’m ve Hüseyin olmasa daha rahat konuşuruz, dediğimiz konularımız da yok değil. Bir tanesidir:
Meryem’imi  evinin önünde bekliyorum. -Biz Meryem’le 19’duk, tanıştık.- Celâleddin Amca paldıra küldüre iniyor mahalleden yokuş aşağı. Çok şaşmadım. Gene dellenmiştir bir garip gurup mevzûya, hakkıdır. Dedim, neyse.
Ama sonra Ali peşi sıra: “Babaaa!”
Allah Allah bea, dedim.
Ali geldi yanıma. Fehmi, dedi. “Önceki gün bozuştuk babamla da, geçmedi siniri”.
Sinirinden mi, beni fark etmemiş miydi de artık, bilmiyorum. Ali’yle konuşmaya başlayınca döndü bize, amma Allaaaah.

Çok da çabuk yükselir zaten, korkmuştuk biz Ali’yle biraz da.

Neyse gelgelelim, çıkardı ağzındaki lokmaları Celâleddin Amca. Dedikleri Ali’ye yakışmış mıydı bilmem ama. Celâleddin Amca’ya yakışmadı. Ali hiç sesini çıkarmıyordu. Celâleddin amca ağu konuştuysa, bizim oğlan bal dinledi. Ama çok kırılmıştı Ali ya hu, belli etmez mi yüzü?
Ben sürgülü kilit tabi, ne diyeyim. Hiç diyemedim bir şey, sustum.
Şimdi bu, ne zamanki hâtrına düşse dolar gözleri. Amcam benim bende bu akşam ne garip duygular var. Şimdi dükkâna gitsem oradadır. Bir selâm versem? Ama bir ‘nasılsın oğlum, Fehmi?’ dese anlayacak hâlimi. Hâlbuki, ben hep aheste çocuğumdur ama o anlar. Mahzûn diyecek şimdi bizim oğlan. Bir de benden âşina olmadığı kelimeler edersem.
Ne sıkılayım ne de borçlu kalayım. ‘Selâmunaleyküm Celâleddin Amca’m’ deyip de kalmadan devam mı etsem? Olmaz. Neyse. Zaten Meryem de korkuyormuş  geçe kalınca. Hiç de söylemedi.
Eve vardım. Meryem’im açtı kapıyı. Hoş geldin Fehmi, dedi.
“Çayı demledim. Fehmi, geç içeri…”
Meryem, benim kalbime güzelliktir Meryem. 18 yaşımızda hemin taşınmışlardı onlar mahalleye. O gündür kalbime, he bir de şu gündür. Bilemem ki söylemesini anlatayım ben. Meryem’imi çok seviyom işte.
Meryem, dedim. Semaverde çay fokurtusu.
“Kime kızıyor, bu? Dök de içelim.”

*hâl: 1. bir şeyin içinde bulundurduğu şartların veya taşıdığı niteliklerin bütünü. 2. tavır. 3.şimdiki zaman, yaşanılan zaman. 4. güç, kuvvet, takat. 5. Vaziyet

 

 

Beyza Kaşifhüseyin