İnançsılık HastalığıMefkûreÖne Çıkanlar

Fikri İşgal Karşısında Müslüman

485Okunma

Doğru ve yanlış; iyi ve kötünün ne olduğunu bulabilmek en mühim şey… Elbette doğrunun yanlıştan; iyinin kötüden ayrılması hususunda kıstasın ne olacağı ilk adım…

“Allah’ım! Doğruyu doğru olarak görmeyi ve ona tabi olmayı, yanlışı da yanlış olarak görmeyi ve ondan yüz çevirmeyi bize nasip et!”

Bu dua ile işe başlamak lazım!

İnsanın doğruyu bulmasında yegane rehber vahiydir. İnsan kudret sahibinden daha iyi kim bilebilir ki? İnsanı yaratan Allah, ona, nasıl eşref-i mahlukat olacağını öğretmeseydi ne olurdu? Allah insana vahyederek ona her türlü kötü ahlaktan uzak olmayı ve her türlü faziletten istifade etmeyi öğretmiştir. Allah, insana vahyederek şeriatı öğretmiştir.

İnsanlık vahiy ile eğitilmiştir

İnsanî değerler diye ifade edilen değerlerin tamamı vahiy mesnetlidir. İnsan bir ormanda tek başına bırakılmış olsa idi, ormandaki en vahşi ve en hain varlık oluverirdi. Bugün insanlık namına ne varsa, vahyin insanlık üzerinde kalan kısmından ibarettir. İlk insanın bir nebi olarak gönderilmiş olması insanın vahiy ile eğitilmiş olduğu hakikatinin bir göstergesidir.

Allah, İlk insanı peygamber olarak göndermek suretiyle insanlığı eğitmiştir. Öyle ise iman olmadan bu değerlerin hakikatine ulaşmanın mümkün olamayacağı aşikardır. Neticede İslamî (hazreti Adem’den beri insanlara gönderilen hak din) değerlerden ayrı bir insanî değerler kavramının varlığından bahsetmek mümkün değildir.

Vahyin eğittiği beşeriyette var olan akıl, vahyi anlamaya bir vesiledir. İnsan, vahyin olmadığı yerlerde,, yine vahiyden aldığı ilhamla doğruyu bulabilir. Aksi takdirde doğruya isabet etmesi pek düşünülemez.

Öyleyse doğruyu bulmanın ve ona tabi olmanın ilhamla derin bir bağı vardır diyebiliriz. Bu mana “basiret” tabiri ile de izah edilebilir. Basiret sahibi insan, sadece nerde, nasıl davranacağını bilen kişi değildir. Basiret sahibi insan; verayı/öteleri gören, insanın hakikatine muttali olan, günlük hengamenin etkisi altında kalmadan zamanları aşan hakikatlerin farkına varabilen insandır. Zihnini medyanın işgal edemediği dirayetli kişidir. Cemiyetin nereye sürüklendiğinin farkında olan ve amelini bu ilmine göre icra eden kişidir.

Böyle bir kişinin birinci vasfı “dünyayı sevmemektir”. Bu sebepledir ki ehl-i takva olmayanın fetvasına da güven olmaz. Zira konuştuklarının ne kadarı Allah’ın bahşettiği basirete mebnidir ne kadarı nefsanidir bilinmez. Bu meseleye ileride değineceğiz.

İnsan cibilliyetinin en rezil sıfatları, insanın hak ve hakikati bulmak ve savunmak hususunda yaşadığı tercih sorunuyla tezahür eder. Milletlerin haysiyet ve kimlik sorunu yaşamasının yegane müsebbibi de bu tercih sorunudur.

“Bırak seni Allah beğensin!”

Cemiyet içerisinde bilgili ve kendisine danışılan kişi konumundaki birçok insan bile, kendi değerlerinin faziletine tam olarak taraftar olabilecek bir eğitimden geçmemiş veya bu faziletin fikrî temellerini atamamış olmalarından ötürü doğrunun tespiti hususunda deni/düşük bir kıstası farkında olmadan müdafaa etmektedirler.

Bu yanlış kıstası “idari-siyasi-askeri kudrete sahip olanın (veya daha düşük bir kıstas olarak meşhur olanın) doğrularını kabullenme” temayülü şeklinde izah edebiliriz.

Daha güncel şekilde ifade edersek “popüler kültürün etkisinde kalmak” yeterli fazilet ve erdem bilgisine ulaşamamış nefsin düşüklüklerindendir.

Mağlup milletlerin galip milletlere özenmesi, hep nefsin bu hastalığından doğmaktadır. Nefsin, cemiyet içerisinde kabul görmek için hakikati terk edip insanların makbulü olana taraftar olması… “Bırak seni Allah beğensin!” diyememesi.

Cemiyet içerisinde veya cemiyetler arası güçlü olanın -mahir olsun veya olmasın- her hususta itibar verme gücüne erişmesi, etrafındaki kalabalıkların vakarlı bir tavırla ona mukavemet edememesinden neşet eder. Bu hale avam da elit/havas da duçar olmaktadır.

Mesela, abdest alan iki amcadan birinin diğerine “Avrupalılar bizim hakkımızda ‘Türkler çok temiz insanlar. Müslüman oldukları için günde birkaç kez abdest alırlar.’ diyorlarmış!” demesi ne acayip değil mi? Beden temizliği hakkında konuşabilecek en son milletlerden olan Avrupalıların bu husustaki -gerçekten yapıp yapmadığı belli olmayan- övgüsü, günde beş kez abdest alan amca katında pek muteber. Sanki başkalarına “temizlik rütbesi” verebilecek bir mevkideler.

Mesela, abdest alan iki amcadan birinin diğerine “Avrupalılar bizim hakkımızda ‘Türkler çok temiz insanlar. Müslüman oldukları için günde birkaç kez abdest alırlar.’ diyorlarmış!” demesi ne acayip değil mi? Beden temizliği hakkında konuşabilecek en son milletlerden olan Avrupalıların bu husustaki -gerçekten yapıp yapmadığı belli olmayan- övgüsü, günde beş kez abdest alan amca katında pek muteber. Sanki başkalarına “temizlik rütbesi” verebilecek bir mevkideler.

Diğer amcanın cevabı ise efsane…

“Bırak o cenabet, … …lu adamları. Sana Allah temiz desin!” nokta…

Çok mu basit bir cevap verdi? Çok mu yobazdı?

Yoksa çok derin bir şuura mı sahipti?

Yoksa çok derin bir şuuru, muhatabın anlayabileceği bir basitlikte mi anlattı?

Cevap: “Hiçbiri”… Bu soru-n-un doğru cevabını da ileride derinleştireceğiz.

Akıbet, batılılaşma temayülü hacı amcalara kadar ulaşmış durumda.

Ulaşamadıkları da var.

Batılılaşmanın sebepleri

Bütün dünyada batılılaşma temayülünün, başka hiçbir temayülde görülmemiş şekilde yaygın ve önü alınamaz olmasının (teferruatı çok tartışmalı olmakla beraber) peşi sıra gelen iki ana müsebbibi vardır;

1- Ulaşım-iletişim imkanlarının gelişmesi ile güçlünün gücünü çok daha geniş bir çevreye yayabilmesi. Küreselleşme…

“Müslümanların hak olan dinlerine bigane kalmaları” batınî sebep iken, İslam’da idarî, siyasî ve ilmî sahalarda doymuşluğun verdiği gevşeklik ve İslam’a komşu Batı’nın, İslam beldelerinde geliştirilen ilmi tevarüs edip, geliştirerek idari hakimiyeti yavaş yavaş ele alması ile kurduğu zalimane hakimiyetin yeni-adi dünya düzeni, zahiri sebep olmuştur.

Bu imkanı kullanan Batı, Yahudi aklının güdümünde, gücünü ve netice itibarıyla kültürünü bütün dünyaya yaymaya muktedir olmuştur.

2- Terbiye edilmemiş nefsin galip olana özenmesi ve onu makbul telakki etmesi.

Elbette Batı’nın kültürünü yaymasında, insan nefsinin hazza olan meyli başlıca sebeplerden biridir. Batı kültürü nefsin hazlarını tatmin eden bir hüviyete sahip olmakla, tabiatı itibarıyla önü alınamaz bir yaygınlaşma gücüne sahiptir. Başka herhangi bir yerde baş gösterecek olan ve aynı hüviyete sahip bir kültürün de aynı güce sahip olacağı kuşkusuzdur.

Öyle ise, bu kültürün karşısında aynı şekilde nefsin hazlarına doğrudan hitap eden bir kültür konulamadığı müddetçe, “kültüre karşı kültür” yön – temi ile mücadele etmek çözüm olmayacaktır. Aksi ise ne şerî olarak ne de millî olarak maksadı hasıl etmez.

Neticede bu sorunun çözümü “dini hassasiyetler” eğitimidir. “Bu eğitim nasıl olmalıdır? Cemiyetin bütün fertlerine nasıl yayılabilir?” sorusu, cevabı üretilmesi gereken baş meseledir.

Bu sorunun cevabına da ilerleyen yazılarda kafa yoracağız İnşallah.