Dr. Mehmet Sürmeliİnançsılık Hastalığı

Tevhid ve Deizm Arasında Bocalıyoruz

561Okunma

Yüce Allah, peygamberine şu emri vermiştir: “Kesin olarak Allah’tan başka ilah olmadığını bil ve kendi günahın, inanan erkeklerin ve inanan kadınların günahı için (Allah’tan) mağfiret dile! Allah dönüp dolaşacağınız yeri de varıp duracağınız yeri de bilir.” Ayet-i kerimedeki “bil ki”nin anlamı; Hz. Peygamber için tevhidi anlayış ve yaşayışa devamı ifade etse de, ümmetine mesaj olarak; her müminin imanını ilme’l-yakin basamağından, Allah’ı görüyormuşçasına bir imanı kazanma seviyesine yükseltmesini içermektedir. Çünkü Allah’ı görüyormuşçasına bir imanda, hem kesinlik hem de imana şirk karıştırmama durumu vardır. Zira bilgi temelinden yoksun insanların inanç sistemlerine, şu ayette ifade edildiği gibi şirk bulaşmıştır: “Onların çoğu, Allah’a ortak koşmadan inanmazlar.”

Hayatı parçalara bölmek şirktir

Kişi, Allah’ın yerleri ve gökleri yaratmada varlığını kabul etmekle beraber, putlara tapınmak suretiyle yine de müşrik kalabilir. İbn-i Abbas’ın da belirttiği gibi, tevhidi iyi kavramayan kişi, Allah (c.c.) ile yarattıklarını birbirine karıştırır.

Modern dünyada yaşayan bazı sözde Müslümanlar, iman iddiasında bulunsalar da, hayatlarına vahiyle değil de ideolojilerle anlam veriyorlarsa bunlara dinen Müslüman denilemez. İnsan namaz kılıp bazı dini ibadetleri yerine getirmesine rağmen, siyasal velayeti kasıtlı olarak kâfirlere ve müşriklere teslim ettiği için Müslümanlıktan farkında olmadan çıkabilir. Hayatın anlamlandırılmasında; siyaset, hukuk, iktisat, eğitim ve ahlak alanları, farklı varlıklara ve dünya görüşlerine taksim ediliyorsa ortaya tam bir şirk çıkmıştır. Hayatı böyle parçalama eylemi şirktir ve bu eylemin sahipleri de müşriktirler.

Kelime-i Tevhid’in anlamı

Zihinsel açıdan bir kargaşa yaşamamak ve her gün defalarca tekrar ettiğimiz Kelime-i Tevhid’i, “sağır” bir eda ile okumamak için içermiş olduğu kelimeleri, kavramları biraz açalım. Bilindiği gibi Kelime-i Tevhid iki bölümden oluşur. Birincisi; nefy (red; olumsuzlama) kısmı, ikincisi de isbat (kabul/ikrar) kısmı. Nefy bölümünde; Allah’tan başka tüm ilah zannedilen varlıkları reddetmeye hazırlık teşkil etmek üzere, gönlü temizlemek için “La ilahe/ ilah yoktur” sözcükleri vardır. İkinci kısmında ise temizlenen ve arınan gönle yalnızca Allah’ı yerleştirmek; hayatın bütün alanlarını Allah Teala ile anlamlandırmak vardır. Tevhid’i daha iyi anlamak ve anlam alanına göre hayatımıza yön vermek için “ilah” kavramını açmakta yarar görüyoruz.

İlah: “Tapınılan varlık” anlamına gelen bu isim; “elehe”, “ye’lehu” veya “tefaul” biçimi olan “teellehe”den gelir. Mücerret olarak kullanıldığında genellikle, Arapça’daki tekit ve hasr üsluplarından olan nefy-isbat cümlesi içinde yer alarak mutlak ilahın, tanrının ancak Allah olduğunu gösterir. İlah kelimesinin Türkçe karşılığı “tanrı”dır.

İlah kelimesi gerçek bir tanrıya isim olmakla beraber Arapça’da; genel anlamda tanrı için kullanılan cins ismi durumunda bulunduğundan dolayı, batıl tanrılar hakkında da kullanılır. Gerçek ilah olmasa bile, çeşitli kimseler tarafından tapınmaya konu edilmiş olan her varlık, bu kelime ile gösterilebilir. Buna rağmen, Kuran-ı Kerim’de, çoğunlukla gerçek ilah hakkında kullanılmış, batıl tanrılar için oldukça az kullanılmıştır. Allah (c.c.) bu kelimeyi batıl tanrılar hakkında, ya müşriklerden nakil ya da onlara izafe ettiği sözlerde getirmiştir.

Kuran’da batıl tanrılar Kur’an-ı Kerim, mutlak ilah olarak Allah Teâlâ’yı bizlere isim ve sıfatlarıyla tanıtırken, korunup herhangi bir şekilde putların etki alanlarına girmememiz, Allah’ın (c.c.) otoritesini herhangi bir kişi veya kurumla paylaştırma yanlışlığına düşmememiz için bizlere batıl tanrıları da tanıtmıştır. Kuran-ı Kerim’e göre batıl tanrılar; şeytan, insanın tutkuları, cinselliği ön plana çıkarmak suretiyle tapınılan kadın, sevgi ve saygıda kendilerine karşı insan üstü davranışlar sergilenen din adamları; hahamlar, rahipler, papazlar, kanaat önderleri, kendilerine mutlak itaat edilen oligarşik yapı; dine karşı din uyduran tüzel kişilikler, monarklar, çeşitli maddelerden şekil verilerek yapılıp sonra da karşısında prestij edilen sembolik eserler; putlar, yaratılış sınırlarını aşan ve insanları mutlak itaate, ibadete zorlayan tağutlar ve cinlerdir. Dikkat edelim ki, batıl ilahlar sadece bunlar değildir, çağa ve mekâna göre yenileri üretilmektedir.

Kuran-ı Kerim’de, isim ve sıfatlarıyla tanıtılan Rabbimizin has ismi “Allah” Lafza-ı Celal’i özel bir isimdir ve “Hak” olan ilaha delalet eder. “Esma ül-Hüsna” dediğimiz, Allah Teâlâ’nın en güzel isimlerinin hepsinin anlamını içerisinde bulundurur. Lisan bakımından, Lafza-ı Celal’in bir takım özellikleri vardır. Bu ismin ikili ve çoğul hâli yoktur. “Allah” lafzı, bütün Kur’an-ı Kerim’de 2697 defa geçmektedir. İslâmi geleneğin sıralamasına göre, ilk kırk surede “Ulûhiyet”, “Allah” isminden daha çok muzaaf durumuyla “Rabb” ismi getirilerek ifade olunmuştur. Kuran-ı Kerim’in tümünde ifade olunan “Allah” isminin, Mekkî ve Medenî surelere dağılış nispeti yaklaşık şöyledir: Mekkî surelerde %35-40, Medenî surelerde %60-65 oranındadır. Mekkî surelerde “Allah” isminin daha az kullanılmasındaki sebep; müşriklerin de Allah’ı (cc) var kabul etmelerine rağmen, O’nu fonksiyonel olarak kabullenmemeleridir.

Müşrikler Deist miydi?

Müşrikler, Allah Teala’yı, “Âlemi yarattıktan sonra “istirahate çekilen bir varlık, bir ilk muharrik” olarak kabul etmişlerdir. Bu düşüncelerinde daha çok Aristo felsefesi etkindi. Bu felsefe, atıl ilah anlayışıyla deizme de kapı aralamıştır veya fonksiyonel anlamda deizmin kendisidir.

Bu açıdan Kuran-ı Kerim, Mekkelilere Allah’ı (c.c.), işlevsel olarak tanıtan “Rab” ismiyle anlatmıştır. Kur’an, şirk anlayışındaki “atıl ilah” anlayışı yerine, “faal Allah” gerçeğini anlatmıştır. Bu anlayış, tevhidin özüdür ve şirkin de karşıtıdır.

Âlemdeki makro ve mikro olayların hepsine Allah Teala hâkimdir. İlmi ve kudreti, insan aklının almayacağı üzere mutlak büyük ve sonsuzdur. İnsan hayatı dâhil olmak üzere, evrende hiçbir boşluk bırakmadan yasalarını koymuştur. Onun yasalarına karşı gelmek veya uygulamamak tam bir fesattır. Allah’ı (cc) ilah olarak kabul eden bir kimse, iradesini mutlak anlamda O’na teslim eder ve hayatına vahiyle anlam verir. Müslüman olmak da zaten ilahi iradeye kayıtsız şartsız teslim olup hayatı, Yüce Allah’ın isteklerine göre düzenlemektir.

Rab kelimesinin manası

Rab: Kelime olarak fail için müstear olan bir mastardır. Kuran-ı Kerim’in geldiği sırada, bu kelime Arapça’da; “İtaat olunan efendi, herhangi bir durumu düzelten kimse, bir şeyin maliki” anlamlarını ifade ediyordu. İslam’da ise “Benzeri olmayan efendi, verdiği nimetleri ile mahlûkatın durumlarını düzelten, yaratma ve emretmenin sahibi” demektir. Ayrıca malik, terbiye eden, idare eden, kemale erdiren, in’am eden, kayyum, bir şeyin üzerinde hak sahibi olan manalarına da gelir.

Dil bilimciler, “terbiye” etmekten geldiği söylenen Rab kelimesini, “Bir şeyi kemaline ulaştırıncaya dek yavaş yavaş geliştirmek” şeklinde de tanımlamışlardır. Bu meyanda şunu ifade etmek gerekir ki mutlak anlamda Rab, varlıkların her türlü maslahatını üstlenen Allah Teala’dır. Terbiye etmek vasfıyla diğer işlevsel özelliklerini bir araya getirerek bir tarif ortaya koyacak olursak Rab; İstila, inayet, tedbir, zabt, tasarruf, telkin, irşad, teklif, emir, yasaklama, rağbetlendirme, korkutma, iltifat etme, azarlama gibi terbiyenin bütün gereklerine sahip, kuvvetli ve en mükemmel bir terbiyeci demektir.

Rab kelimesi marife olarak “er-Rab” şeklinde, yalnız Allah hakkında kullanılır. Kelimenin Kur’an-ı Kerim’de kullanılış biçimi ise şöyledir: Rab ismi, “Allah” Lafza-ı Celal’inden sonra ulûhiyeti belirtmek için Kuran-ı Kerim’de en çok kullanılan isimdir ki toplam Kuran’da 970 defa geçmektedir. Fiil olarak yalnız iki defa varit olmuşken, mastar olarak hiç örnek yoktur. Rab isminin çoğulu “erbab”, dört yerde Allah’tan başka tanrı gibi ibadet olunan, tanrılaştıran varlıklar için kullanılmıştır.

Mekkî surelerde “Rab” isminin daha çok kullanılmasında Allah’ı fonksiyonel açıdan daha iyi tanıtma gayesi yatmaktadır. Çünkü müşrikler, yakın komşularının (Bizans) etkisinde kalarak Aristocu bir ilah anlayışına sahip olmuşlardır. Mekkeli müşriklerde evreni yaratıp sonra da mahlûkatı kendi hâline terk etmiş “emekli ilah” düşüncesi egemendi. Kuran-ı Kerim, Rab isminin derinliğinde var olan anlamları zihinlere yerleştirmek suretiyle, düşüncede tevhidî bir devrim yapmıştır.

Buna binaen Mekkî surelerde bu ismin çok kullanılması oldukça anlamlıdır. Fonksiyonel tanıtım zihinlerde karar bulunca, Kuran “Rab” ismi yerine Lafza-ı Celal’i daha çok kullanmaya başlamıştır.

Modern cahiliyenin Tanrı’ları

Burada bir ilgi kuracak olursak, modern insan da Allah’ı antik/kadim cahiliyeden farklı anlamamaktadır. Yaratmada onu kabul edip hayatın düzenlenmesinde vahye kısmi bir şekilde yer vermek veya hiç yer vermemek suretiyle, politeist (çok tanrılı) bir hayatı tercih etmektedir. Hayatı yönlendirmede icat edilen tanrı-insan(lar), mutlak otoritenin sahibi yapılarak, kişiler rububiyet makamına çıkarılmaktadırlar. Kadim cahiliyenin adamları, bu inanca rağmen kendilerini nasıl ki inançlı hissediyorlarsa modern cahiliyenin adamları da kendilerini inançlı hissetmektedirler.

Modern insanlar, özelde de Müslümanlar, şirk konusunda hassasiyetlerini yitirdikleri için, içine düştükleri şirk batağını yeterince algılayamamaktadırlar. Dinin içerisinden aldıkları bazı ritüelleri hayatlarına yansıtınca kendilerini Müslüman olarak ifade edebilmektedirler. Modern hayata adapte olan Müslümanlar(!), dinden tamamen kopsalar bile bu kopuşun keyfiyetini düşünecek ve yeni kararlar alabilecek ilmi keyfiyette değildirler.