Cemiyetİsmail Öz

Görünmez din anlayışı

851Okunma

Modern ve seküler hayatın talep ettiği şey Thomas Luckmann’ın ifade ettiği gibi “Görünmez din” dir. Bu sözün maksadını anlayabilmek için, endüstri toplumlarının sekülerleşen hayatlarına bakmak gerekir.
Ne yazık ki modern hayatın davranış biçimlerinde, dinin tesirleri neredeyse yok olma noktasına gelmiş, yeni nesillerde adeta bir “hayalet” ürkekliği ile karşılanır olmuştur. Özgürlüğün, gelişmenin ya da yeniliklerin önündeki en büyük engelin din olduğu (!) zannedilmiştir.
Bu dinî hayata dair “yok” oluş bütün dinlerin ortak sorunudur. Bizi geleneklerimizden kopararak kendi alanına dahil eden kapitalizmin başarısız olduğunu ifade etmek, ne yazık ki gerçeğin inkarı manasına gelir.
Sorduğunuzda insanların her biri bir dinin mensubu olduğu halde, davranışlarından bunu anlamak artık çok mümkün değildir. Sadece zihinlerde yaşatılmaya çalışılan dinin hayata yansıması olmadığında, “din kardeşliği” kavramının sunduğu bütün imkanlardan da mahrum kalınıyor. Tabir yerindeyse bir “teselli aracı” olarak zihinde tutulan “din”in, görünmez olması, çıkarların yaşatılması adına bir tercih (miş) gibi duruyor.
Ya da Erol Güngör’ün ifadesiyle; “Bugün ticaret hayatı tamamıyla iktisadî prensiplere göre işleyen dünyevi bir meşgale haline gelmiş, din ise bu hayata giren insanların zaman zaman başvurdukları bir ‘kurtuluş’ kapısı durumuna girmiştir. Artık müziği kendi başına bir değer olarak almıyoruz, başka işlerden sıkılınca ‘başımızı dinlendirmek’ için kullanıyoruz.”
Evrensel başkadaşlık
Dini romantik bir enstrüman haline getiren modernizm aslında her dinin dindarları tarafından ciddi bir ortak mücadele alanı olmak zorunda; özellikle de farklılıkları eşitlemeye çalışan yanıyla. Hâlâ bir zenginlik olarak var olmaya çalışan inanç ve kültür farklılıkları, kendi aralarında çatışmaya devam ettikçe, bu ortak düşmana ciddi fırsatlar sunuyorlar.
Adeta “toplumsal farklılıkların kalbi”nin attığı yeri temsil eden inançların bu derece görünmez olması en başta grup ruhunu, dolayısıyla da dayanışmayı tehdit ediyor. Aidiyet oluşturamayan renksiz ve hissiyatsız bir toplumun, fertlerine güven verebilmesi mümkün değildir. Friedrich Schilleri’in ifadesiyle insanları “kabile kardeşliğinden evrensel başkadaşlığa” sürükleyen bu belirsiz toplum yapıları, insanlığın geleceği açısından çok daha ciddi bir sorun olma potansiyeline sahip.
Bu aidiyet düşmanı “evrensel başkadaşlık”, tarihinde olmadığı kadar insanı aynı anda misafir eden dünyada insan tekini yapayalnız bırakıyor. Yalnız yaşama duygusu doğuştan zafiyetli bir varlık olan insanın bu durumda kalması ise insanlık için ciddi kayıplar doğuruyor. Gerçek kabiliyetleri kolektif hayatta ortaya çıkabilen insanın yalnız kalmasının getirdiği bu ciddi maliyetin de yeterince farkında olamadığımız kanaatindeyim.
Seküler toplumlarda dinin görünmez olması, sadece uhreviliği dejenere etmekle kalmayıp, “klişelerin diktatöryası”ında oluşan “kültürel eşitlenme” ile de derin bir sığlığa sebebiyet vermektedir. Dinin görünür olduğu toplumlar ne kadar renkli ve dinamik ise dinin görünmez olduğu toplumlar o kadar renksiz, ruhsuz ve enerjisini kaybetmiştir.
Bir düşünelim!
Uğruna ömür sürülecek bir dini (davası) olmayan insanın kayıplarını tarif etmek mümkün mü? Sonlu olana yönelip sonsuz olandan mahrum kalmanın getirdiği bu büyük kayıp, hiçbir dünyevilikle ikâme edilemeyecek kadar tarifsiz bir kayıptır zira. Ve imkansızlığı bile imkan haline getiren bir yaratıcıdan yoksun kalmak ne büyük bir sahipsizlik.