İsmail ÇolakSelçuklu - OsmanlıTarih

Gitseydi, İstanbul Rumlarındı!

668Okunma

Millî Mücadele’nin en çok merak edilen ve cevap aranan başlıklarından birisi de, Sultan Vahdeddin’in Anadolu’ya neden gitmediği ve başlattığı istiklal mücadelesinin başına niçin geçmediğidir.

Yazar Sabahattin Selek’in konuyla ilgili görüşü hayli enteresandır: “İstanbul’un işgaline ve hatta bir süre sonraya kadar, Vahdeddin’in elinde tahtını kurtaracak büyük bir fırsat vardı; Anadolu’ya geçmek. Eğer bunu yapabilseydi Mustafa Kemal Paşa, Zat-ı Şahane’nin (Padişah’ın) nihayet bir sadrazamı olurdu.”

Alman Yazar Dagobert von Mikusch’un yorumu çok daha şaşırtıcıdır: “Tam bu sırada Anadolu’ya kaçsa, millî hareketin başına geçseydi; Mustafa Kemal, cumhuriyet kurma amacını biraz zor gerçekleştirirdi. Peygamber’in Vekili (Halife), Allah’ın yeryüzündeki gölgesiydi (Zıllullah). Bu sıfatlara sahip olmak ise, geniş Müslüman kitlesi için henüz boş kavramlar haline gelmemişti. Aksine inançla benimsenmiş olgulardı.”

İngilizlerin sinsi planları

İngiliz yetkililer ise; “Sultan Anadolu’ya geçecek olursa millî partinin lideri olacak; millî ordunun başına geçecek ve sonsuz karışıklıklara sebep olacaktır.” tespitinde bulunmalarına rağmen Vahdeddin, Anadolu’ya geçmeye pek niyetli değildi; çok istese ve hatta hazırlanıp teşebbüs etse de buna imkan yoktu. Zira özellikle İngilizler ve Yunanlıların, devletin ve hilafetin ortadan kaldırılacağı; Osmanlıların İstanbul’dan atılıp payitahtın Bursa ya da Konya’ya nakledileceği yönündeki tazyiklerinin, Sultan’ın bu tavrında belirleyici olduğu kuvvetle muhtemeldir.

Gizli belgelerde geçen bilgiler dikkate alındığında, İngilizlerin Osmanlı Devleti’ni yıkarak; İstanbul’da, kendilerini İslam Dünyası’nın hakimi konumuna getirecek “Constantinopolitan State” adıyla, Vatikan benzeri bir “Hilafet Devleti” kurmayı planladıkları anlaşılmaktadır.

Nitekim İstanbul’u işgal ettiklerinde bunun fikrî ve siyasî alt yapısını hazırlamaya koyulmuşlardı. Lakin Millî Mücadele’nin caydırıcılığı karşısında ölü doğmuş bir tasarı olmaktan ileriye gidememiştir.

Gitseydi, İstanbul Rumlarındı!

Sultan Vahdeddin San Remo’da, kız kardeşi Mediha Sultan’a, söz konusu kirli oyunlarla ilgili taşıdığı korku ve kaygıya; “Gitseydim, İstanbul, Rum’undu. Her namazımda dua ediyordum. İstanbul’u, dualarım muhafaza etti.” sözüyle temas etmiştir. Bu anlamda, Ortodoksların resmi lideri hüviyetini taşıyan Patrik Lima Dorotius’un, Fransa Başbakanı Clemenceau’ya verdiği, tüm İtilaf Devletleri başkanlarına iletilen ve 25 Mayıs 1919 tarihli Le Temps, Dail Telegraph ve Herald Tribune gazetelerinde de yayımlanan notada geçen şu ifadeler dehşet vericiydi:

“Eğer zalimlere karşı zafer kazanmış müttefiklerin ruhlarında ve kalplerinde, ismine adalet denilen bir duygu varsa, o takdirde İstanbul, Helenlere verilmeli ve mevcudiyeti manasız hale gelen Sultan, bir an evvel İstanbul’dan çıkarılmalıdır. Sultan, İstanbul’dan atıldığı takdirde tarihin hiçbir safhasında Türk ve Müslüman olmamış bulunan İstanbul, gerçek ve tarihi hüviyetine kavuşmuş olacaktır.

Sultan, Anadolu’ya sığınırsa, burada başlamasından korkulan millî hareketler de bastırılacak ve hiç değilse parçalanmış olacaktır. Savaş sonrasında mağlup olan Almanya, Avusturya ve Bulgaristan hükümdarları memleketlerinden atıldıkları halde Sultan, niçin hâlâ İstanbul’da kalmaktadır? Yoksa müttefikler, Almanlardan, Avusturyalılardan ve Bulgarlardan değil de Türk Sultanı’ndan mı korkmaktadırlar?”

Fransızlar neden panikledi?

Padişah Vahdeddin’in Anadolu’ya hareket edip, Millî Mücadele’nin başına geçme ihtimali, en fazla Fransızları rahatsız etmişti. Çünkü Fransızlar, Padişah’ın İstanbul’u terk etmesiyle İngilizlerin kendilerini devre dışı bırakarak, şehri Yunanlılara devredeceklerinden korkmaktaydılar. İstanbul’daki istihbarat elemanlarının ilettiği raporlar, Fransa Cumhurbaşkanı Raymond Poincaré’yi endişelendirmeye yetmişti. Bunun tesiriyle, İstanbul’daki Fransız İşgal Komutanlığı’na 6 Eylül 1920’de, Padişah Vahdeddin’in kontrol altında tutulması ve Anadolu’ya geçişinin engellenmesi doğrultusunda ikazda bulunmaktan geri kalmadı:

“Vahdeddin’in, Anadolu’ya iltihakı hakkında özel istihbaratımızın haberlerini değerlendirmenizi rica ediyorum. Böyle bir olayın meydana getireceği birçok sakıncayı ortadan kaldırmak maksadıyla Türk Padişahı’nın, daha sıkı kontrol altına alınması gerektiğine sizin de benim gibi inandığınızı sanıyorum. Padişah’ın, Anadolu’ya geçmesi halinde İstanbul üzerinde müttefiklerimizle aramızda patlak vermesi muhakkak olan anlaşmazlıkların giderilmesi ve önlenmesi amacıyla, bu tedbirlerin süratle alınarak, durumun nezaketine dikkatinizi çekmek isterim.”

Engel mi oldular?

Sultan Vahdeddin’in, Anadolu’ya gidip Millî Mücadele’ye katılma isteği zaman zaman depreşiyordu. Bu netameli hususu açıklığa kavuşturacak en doğru kişi, padişahın bizzat kendisidir. Yaveri ve sırdaşı Avni Paşa’ya, gurbetteyken yazdırdığı hatıratında gerçeği şu şekilde açıklamıştır:

“Bilinen haller sebebiyle dinime, vatanıma, milletime arzu ettiğim kadar hizmet etmeye vakit ve imkan bulamadım ise de, asla ihanet etmedim.

Gerçi sizin fikrinizi kabul edip Anadolu’ya gidemedim. Şimdi burada zelil ve sefil bir halde kalmaktansa, Anadolu’da at sırtında olmalıydık. Anadolu’ya gidip ordunun başına geçmem lüzumunu dünürüm Sadrazam Tevfik Paşa’ya açtığım zaman büyük bir muhalefete uğramıştım. ‘Böyle bir maceraya giremezsiniz!’ dedi.

Bana dediler ki, ‘Mustafa Kemal Paşa ile muhabere ve mukabele ettik. Zaferden sonra size mutlaka bey’at edecekler. Onun istemediği, yalnız Damat Ferid Paşa’dır. Galip gelirse, galibiyeti sizin adınıza; Allah korusun yenilirse, kendi hesabınadır. Allah göstermesin, Anadolu’da mağlup olursanız, vaziyeti kim kurtarır?”

Aldatıldı mı?

Eski Stokholm elçisi Kürt Şerif Paşa’ya, Sanremo’da tuttuğu notlarda ise Vahdeddin, hadiseyi daha teferruatlı olarak şöyle hikaye etmiştir:

“Başyaverim Avni Paşa’ya danışmayı uygun gördüm. Avni Paşa bana açık biçimde cevap verdi. Benim bizzat Anadolu’ya gitmem, parçalanan memleketinizde Kral Konstantin’e karşı kafa tutmam ve Helen Ordusunun istilasını önlemek için başkumandanlığı ele almam gerektiğini söyledi. Bu teklif bana önceleri gerçekleşmesi zor gibi göründü; çünkü düşman tarafından işgal edilmiş olan başşehri terk etmem icap edecekti.

Avni Paşa ise ‘işin oldukça kolay olacağını’, ‘millî gücü kullanmam ve bu gücün mutlaka başında olmam gerektiğini’ söylüyordu. Rahatça karaya çıkacaktık ve halkla ordu, işgalci düşmana karşı savaşmak için mutlaka Zat-ı Şahanelerinin yanında yer alacaktı. Mustafa Kemal Paşa da, bir yaver olarak bağlılığını sunacaktı ve böylece Zat-ı Şahane’nin emirlerine uyacaktı yahut denizlerin ve karaların hükümdarı olan Sultan-Halife’ye karşı bağlılıklarını sunmak zorunda kalmadan vazifesinden azledilecekti.

Başyaverim Avni Paşa’nın teklifinin ciddiyetini kavramıştım. Şahsî olarak ve gizlice Samsun, Trabzon, Ordu ve İzmit ile çevresindeki hatırı sayılır kişilere danıştım ve Anadolu’ya gitmeye karar verdim. Ama akrabam ve ağabeyim Tevfik Paşa’nın da fikrini almakla tamir edilmez bir hata işledim. Beni bu maceradan vazgeçmeye ikna etti ve bir hafta sonra yakın mesai arkadaşı Müşir İzzet Paşa ve dört eski sadrazam ortak bir harekete girişerek, Avni Paşa’nın istifaya zorlanıp uzaklaştırılmasını şiddetle istediler. Onlara karşı iki ay direnebildim.

Hanedandan geçmek isteyenlerin akıbeti

Neticede Padişah Vahdeddin, Anadolu’ya geçme isteği Tevfik Paşa ve Ahmed İzzet Paşa gibi devlet adamlarınca bilerek ya da bilmeyerek engellense de, en azından kendi yerine Millî Mücadele Hareketi’nin başına Osmanlı Hanedanı’ndan birisinin geçmesini uygun bulmuştu. Bu maksatla damadı Şehzade Ömer Faruk Efendi’yi, kendisi ve hanedan adına Nisan 1921’de, II. İnönü Savaşı sonrasında Anadolu’ya göndermeye teşebbüs etmişti. Ancak Ömer Faruk Efendi, Mustafa Kemal’den gelen 27 Nisan 1921 tarihli telgrafla İnebolu’dan geri döndürülmüştü. Aynı şekilde Veliaht Abdülmecid’in, Aralık 1921’deki Anadolu’ya geçme isteği de, Mustafa Kemal tarafından reddedilmişti. (Bu bahisleri gelecek sayılarda kaleme alacağız.)

-İsmail Çolak