DosyalarErol Erdoğan

Selamlaş(ama)ma Halleri

941Okunma

Yıl 1980 veya 81. Erenköy’de hafızlık öğrencisiyim. Erenköy’ün çok katlı apartmanlarla tanışmaya başladığı yıllar. Bir hafta sonu, iki-üç katlı evlerin olduğu mahalle aralarından gezinerek minibüs yoluna çıktım. Vitrinlere bakıp az oyalandıktan sonra Sahrayı Cedit’e yöneldim. Çok geçmeden, Sahrayı Cedit Cami’nin yakınlarına ulaştım. Caminin karşı kaldırımından yürürken, orta boylu, uzun siyah elbiseli, gür sakallı bir adamın gelmekte olduğunu gördüm. Önüne bakarak yürüyordu. Bir şey düşünüyordu veya ezberinden sessizce bir şeyler okuyordu.

Kendimi toparladım, sesimi kontrol ettim, yan yana gelmek üzereyken başımı hafifçe çevirerek, kendimden emin şekilde “Selamünaleyküm!” dedim.

Adam istifini bozmadı, bakmadı, yüzünü yerden kaldırmadı, geçti gitti. Bozulmuştum. Sakallıydı, cübbe gibi bir kıyafeti vardı üstelik. Dindar bir görünüme sahipken selamımı almamasını kendime yediremedim. Meşgul olabilirdi ama çocukluk hatırına bile olsa selamımı almalıydı. Henüz on beş bile olmamış bir çocuktum. Üzülmüştüm.

Saniyeler içerisinde planımı ya   ptım. Parkın arkasından hızlıca yürüyerek tekrar önüne çıktım. Yanına yaklaşınca bu defa daha yüksek sesle “Selamün…” demeye çalışıyordum ki, adamın boynundaki haçı fark ettim. Yutkundum, geçtim. Tuhaf oldum. Bu defa yarım kalan selamımı aldı mı, almadı mı anlayamadım bile.

“Aleykümselam” Yaşım, 27-28. Fatih’teyim. Mavikuş dergisini çıkardığımız yıllar. Bir gün işten çıktım ve biraz yürüdükten sonra  bir kuruyemişçiye girdim. İçeride bir kadın vardı, dükkana o bakıyordu. “Hayırlı işler, yüz gram…” diye söze girdim, “Aleykümselam, amin.” deyiverdi. Toparladım kendimi “Eyvallah, helal kazançlar, selamünaleyküm.” dedim. Dükkandan çıktığımda leblebi aldığımı anladım, niyetim kabak çekirdeği almaktı.

Yaşım 30’u geçmişti. Yıl 2002. Seçimlerde milletvekili adayıyım. Çarşı pazar geziyorum, dükkanlara giriyorum, kimi bulursam tokalaşıp oy istiyorum. Çatalca ya da Silivri’ydi, bir dükkana girdim. İçeride orta yaşlarda bir bey vardı. “Selamünaleyküm!” dedim. Amca kafasını kaldırdı, yüzüme baktı “Günaydın evlat.” dedi. Hemen toparlanıp “Günaydın!” diye mukabelede bulundum. Yandaki dükkana girerken bu defa “Günaydın amca!” dedim. Amca selamımı hızlıca aldı: “Aleykümselam, günaydın.” dedi. Tutturamamıştım yine.

“Hatırlayamadım sizi”

2009 veya 2010 yılı. Cevizlibağ’da ofisimiz var. Bir pazartesi günü apartmanın kapısına varınca, “Bugün herkese selam vereyim.” diye karar verdim. Bir gün önce selamlaşmanın dinî, sosyal ve psikolojik yönlerine dair yazılar okumuştum. Hızlı adımlarla, kapanmak üzere olan asansöre koştum, son anda içeri girdim. İçeride, bazen karşılaştığım genç bir bey vardı. “İyi haftalar, selamünaleyküm!” dedim. Saniyeler geçiyordu, selamımı almak yerine yüzüme bakmaya devam ediyordu.

O an, zihnim tarih şeridi olmuş, eski selamlaşamama hallerini gösteriyordu. “Yine mi?” diye düşünmeye başlamıştım ki, “Hatırlayamadım sizi.” dedi. “Neyse en azından kötü bir şey söylemedi.” diye teselli ettim kendimi. Hafif gülümseyerek “Zaten tanışmıyoruz.” diye cevap verdim. Cevabım, adamın yüzünde önce şaşkınlık sonra gülümseme oluşturdu. “Aleykümselam, iyi haftalar.” dedi. Sonra gülmeye başladı, neredeyse kahkaha atacaktı. İneceği kata gelmişti, indi, el sallayarak gitti.

2015 veya 2016 yılı. İstanbul’da bir eve misafir olarak gittim. Geniş bir odaya alındım. Odada hiç değilse on beş kişi vardı. İyi akşamlar diledim, selam verdim. Odadakiler bir ağızdan “Ve aleykümselam!” dedi. Oturdum. “Merhaba…” diye bir ses geldi. Kafamı kaldırdım, karşımda oturan adamın sesiydi. Eli kalbinin üzerinde “Merhaba” diyordu. “Merhaba.” dedim, elimi göğsüme götürdüm. “Hoş geldiniz.” dedi. “Hoş bulduk.” dedim. Sonra yanındaki “Merhaba.” dedi. Sonra diğer yanındaki, sonra onun yanındaki, sonra öbür yandaki… Öyle devam etti. Müthiş bir seremoniydi. Selamlaşmaya, merhabalaşmaya, hal-hatır sormaya doyduğum bir akşamdı.

2020’nin ilk günleri… Üsküdar’a gitmek için Çekmeköy’den metroya bindim. Orta yaşlarda iki kişinin oturduğu koltuk sırasına iliştim. Otururken “Selamünaleyküm.” dedim. Birisi hafif sesle “Aleykümselam.” dedi, diğeri gazetesinden kafasını kaldırıp yüzüme baktı, gazetesini okumaya devam etti. Selamımı duymadı diye düşündüm, bana uzak olandı çünkü.

Neden selam almıyorlar?

Şu koca şehirde ne zaman selamlaşamama, hal-hatır soramama, halleşememe hali görsem rahmetli babam Asım Erdoğan aklıma gelir. Babam 15 Şubat 1990’da vefat etti. İstanbul’a sıkça gelip giderdi. Bir gün İstanbul’da yaşayan İsmail amcama şöyle dediğini duydum: “Ağabey, bu İstanbullular neden selam almıyorlar, selam vermiyorlar, hal-hatır sormuyorlar? Nasılsın diye sorunca tuhaf tuhaf bakıyorlar, selam almayı, vermeyi ve ‘nasılsın’ demeyi ne zaman unuttular?”

Babamın İstanbullu dediği aslında “metropol insanı” idi. Büyüdükçe bizim de olduğumuz şeydir o. Çocuk halimle duyduğum babamın soruları, o günden beri kulağıma küpedir. Elimden geldiğimce selam alıp, selam veririm. Bazen unutuyorum tabii, ne de olsa ben de metropolün değiştirdiklerindenim.

Selam müthiş bir şey. İnsanı insanla irtibatlandıran, insanın insana güvenini sağlayan küslüğünü bitiren hikmetli bir söz. İnsanın girdiği eve, çıktığı dağa, temaşa ettiği göğe, gözünün daldığı denize, sesini duyduğu kuşa, kokusunu hissettiği çiçeğe, tanıdığı ve tanımadığı herkese söyleyebildiği en zahmetsiz cümle. “Size selam verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynıyla karşılık verin.” ayeti bile tek başına, selam için titiz davranmamızı gerektirecek sağlam bir reçete.

Lütfen daha çok selam tezi!

YÖK Ulusal Tez Merkezinde yaptığım araştırmada, tamamı yüksek lisans tezi olmak üzere, selamla ilgili sadece 6 tezin olduğunu gördüm. Tezlerin ikisi ayet ve hadisler açısından selamın incelenmesi, ikisi semantik analiz, biri eğitim biri de iletişim psikolojisi tezi. Selamlaşmanın dini, sosyolojik, psikolojik, kültürel, edebi, folklorik, etimolojik yönleri var. Buna rağmen, selamlaşmaya dair üniversitelerde yapılan tezlerin azlığına üzüldüm. Umarım bundan sonraki süreçte selamlaşma, çok sayıda disiplinin ilgi alanına girer, yapılan tezler ve bilimsel araştırmalar artar.

-Erol Erdoğan