FikriyatSelim Cerrah

Kendi Kozasında Boğulmak

410Okunma

Dünyayı imkan ve fırsatların dünyası olarak görebileceğimiz gibi yaralayan, dert açan bir yer olarak da görebiliriz. Birbirimizi anlamak için emek vermemiz gerekiyor. Bunun için harcanan emek asla boşa gitmeyecektir.

Kültürel kodlarımıza dönmeliyiz

Materyalist eğitim zihinlerimizi parçaladı. Zaman lehimize işlemiyor. Çok boyutlu problemlerin yaşandığı bir çağda yaşıyoruz. Medeniyet iklimimize ve kültürel kodlarımıza dönmeli, birbirimizi anlamak için emek vermeliyiz. Kötülüklerden korunmak için her birimiz kendimize yakın gördüğümüz grubu veya kişileri takip edip taklit etmeye başladık. Yeni ve ufuk açıcı olsa bile başka fikirlere karşı duyarlılık ve direnç geliştirdik.

Okumak sadece bilgi sahibi olmanın değil, tavır sahibi olmanın da vasıtasıdır. Rastgele öğrenilen bilgiler insana iktidar kazandırmaz. Metodsuz ve gayesiz edinilen fikirler zararlı olur, yanlış kanaatlere sahip insanlar yetiştirir ve onlar etrafa zarar verirler. Doğru düşünce üretemeyen, yanlış olduğunu gördüğü fikir ve uygulamayı âdil tenkit süzgecinden geçirerek tahlil edemeyen ve alternatif fikirler geliştiremeyenler, ya kendisini yetersiz görür veya sürekli başkalarına düşmanlık ederler.

Sade ve daha az iddialı hayatların yaşandığı eski zamanlarda işler kolaydı. Camilerde ve sıbyan mekteplerinde çocuklara ilmihal öğretiliyor, kıraat talimi yeterli oluyordu. İlim medreselerde okunuyor, irfan ocağı olan tekkelerde topluma ulaşıyordu.

Biraz daha şanslı olanlar, ahilik sisteminde usta çırak ilişkisiyle meslek ve zanaat öğreniyordu. Köy odalarında veya mahalle konaklarında iz bırakan sohbet meclisleri kuruluyor, gönül mayalayan sözleri kulaklarımızla dinliyor, adâp, erkân öğreniliyordu. Diplomaya ihtiyaç olmadığı için her yeri okullarla doldurmak zorunda kalmıyorduk. Modern zamanlarda ise bilgili olmak değil diploma sahibi olmak önemli görüldüğü için değerli olana kıymet verilmiyor.

Farklı okumalar gönlümüzü zenginleştirir

Düşünceyle davranış arasındaki mesafeyi açan hareketler erir. Fikirler etki gücüyle değil, doğruluğuyla dikkate alınmalı. Bizden önce yaşamış fikir sahibi ve düşünce öncülerine hürmet etmek, onların kanaatlerine yaslanmak önemlidir. Fakat bu düşünceleri geliştirmeyi esas alan inceleme ve tenkitler o kişilerin takipçileri tarafından çoğu zaman kötü görülüyor.

Çünkü o kişiyi çoğu zaman bir düşünür olarak değil mürşit olarak görüyor, söylediği şeyleri hiç itiraz etmeden kabul etmemizi istiyorlar. Oysa her insan fikir ve düşüncelerinde isabet edebileceği gibi hata da edebilir. Bize düşen hakikati adil tenkit prensibiyle eleştirip geliştirmektir.

Bazılarımız sürekli aynı kişileri veya aynı tarz yazıları okuyarak kendilerine korunaklı bir alan açmakla meşgul. Oysa yeni ve farklı bilgiler öğrenmek, eksiği tamamlamak, yanlış tavır ve tutumları değiştirmek ve düzeltmek, kötüyü iyileştirmek gibi sebeplerle farklı kişi ve eserleri okumak ve okutmak her birimizin gönlünü zenginleştirir. Sürekli aynı kişiyi veya aynı tarzda okumak ise idrak körelmesine sebep oluyor.

Düşünce geleneğimiz zamanla fırkalara bölünmüştür. Farklı yorum metotları dikkatle izlenmeye ve yol açmaya devam ediyor. Bu yollar temel olarak 3’e ayrılmıştır:

İlki, nakli ve nassı esas alan selef yolu dediğimiz fıkıh mezhepleri. İkincisi, Akıl ve İstidlâl yolu olan kelam okulları. Üçüncüsü ise, keşf ve ilham yolu denilen, Tasavvuf ve irfan yoludur.

Bu yollar birbiriyle irtibatlı yürüdüğü zaman birlik ve dayanışma içinde karşılaştığımız meydan okumaları aştık ve problemlerin çoğunu çözdük. Birbirini hasım gördükleri zaman ise donuklaştık, fikir ve düşünce üretemedik. Bunlar birbirini ayakta tutan bir sacayağı gibi diri kalmamıza yardım etmişler.

İnsanların idrakine seslenmeliyiz

Geleneği yok saymadan yeni bakış açıları inşa etme yollarını geliştirmeliyiz. Batı uygarlığının getirdiği modernlik vb. sorunlara teslim olmadan içinde bulunduğumuz şartları geliştirerek bunlara cevap vermek veya katkı sağlamak zorundayız. Evet, Batılı olmayalım ama eksik yönlerimizi telafi ederek, tesirli sözlerle insanların idrakine seslenelim.

Moğollar din, dil, kültür ve tarih düşmanlığıyla sadece devletlere düşmanlık etmemişti. Hayata, bilime, sanata ve kitaba düşmanlık etmiş, savaşı cehaletin ve vahşetin galibiyetine dönüştürmüşlerdi. Buna karşı Anadolu’da gönülleri mayalayan başta horasan erenleri dediğimiz mutasavvıflar olmak üzere tarikat çevreleri ve esnaf teşkilatı olan ahilerin etkin mücadelesiyle yeni bir dünya kuruldu.

Osmanlı devleti sonrasında yakalandığımız bilgi ve teknoloji temelli krizi dün Moğolları geri püskürttüğümüz reçeteyle aşamayız. Hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan, farklı fikirlere açık, değişik görüşlerden istifade edebilen, bir anlamda her derde çare üreten okumalar yapmalıyız. İçe kapanmayan, dışa açılan bir değişim ve dönüşüm programı geliştirmeliyiz.

Mütefekkir bulmakta zorlanıyoruz

Maneviyatını yitiren toplumlar, vicdanını da kaybeder. Düşünce ve fikir üretme kabiliyetini yitirenler ise gayesiz kalır, iddiası azalır, fikir zehirlenmesi yaşarlar. Düşünce olan yerde ihtilaf ve fikir ayrılığı da olur. Düşünür veya aydın kavramı anlamını veya işlevselliğini kaybetmiş görünüyor. Çığır açan, ufuk ve ideal belirleyen öncü şahıslar, yerini dar alanda fikir sahibi olan, belli bir konuyu bilen uzmanlara bıraktı.

Mütefekkiri olmayan çağın uzmanlarıyla yol almaya çalışıyoruz. Mikro alanlara seslenen uzmanlar, özellikle medya ve akademide vazgeçilmez figürlere dönüştü. Konuları eskilerin deyimiyle “efradını câmî, ağyarını mânî” şekilde, olumlu özelliklerini geliştiren, olumsuz yönlerini geri bırakan bir vukufiyetle konuşabilecek bilgi ve üslup sahibi insanlar bulmakta zorlanıyoruz.

Fikrin gücü muhatabı ikna edebilmesinden doğar. Fikir üretmenin durduğu veya durdurulduğu yerde “söyletmen vurun” anlayışı gelişir. Sadece kendi alanıyla ilgilenen, kültür ve sanatla irtibatı zayıf bolca uzmanımız var. Şiir okumuyor, hikaye dinlemiyor, edebi ilgileri zayıf, ama kendi alanlarında aslan kesiliyorlar. Televizyon ekranlarında birbiriyle konuşmuyor, birbirlerine bağırıyorlar. Dertleri ikna etmek değil mağlub etmek. Gayeleri hakikat değil, şöhret.

Dünya çapında sorunlarla sadece yerel ölçekli çözüm üreterek baş edemeyiz. Batılın ürettiği zehirleyici fikirler karşısında durabilecek bir yaklaşımı zihnen ve fikren geliştirerek, Batılı paradigmayı esas alanlara karşı özgün fikirler üretmeliyiz. Dinî düşünce, Peygamberin öğrettiği istikamette gelişmeli, usule riayet edilmeli, sağduyulu, birlik, bütünlük içinde ve tutarlı bir şekilde gelişmelidir.

Işık mağaradan hayata yansır

Savunma refleksiyle değil insanî kaygılarla ve İslamî endişelerle düşünce üretmeliyiz. Tecrübelerden istifade ederek yeni bir dünya inşa etmek için, dün ile yarın arasında bağ kuran fikirler geliştirmeliyiz.

Kendi kozasını ören tırtıl gibi davranarak karanlık ortamlarda güzel şeyler üretebilir, hikmet ve hakikati ışığın yansıdığı mağaradan süzerek hayata taşıyabiliriz. Işık dışarda olduğu için mağaraya girmeye çekiniyoruz. Halbuki orada nice sırlar vardır, geniş ve derin bir mağaraya girdiğin zaman içindeki sırları keşfetmek için önce gözlerinin yorulduğunu hisseder, sonra alışır, yavaşça görmeye başlarsın, gözlerine nur değer.

Keşfetmek istediğin şeyler gayret ve samimiyet bekliyor. Aslında mağara yabancısı olduğumuz bir yer değil. Ana rahminde büyüdük ilkin, oradan geliyoruz. Nihayet mezar bize mağara olacak sonsuz hayatı beklerken.

İlk insanların mağaralarda yaşadığı söylenir, doğrudur. Oralarda çizilmiş resimler olduğu gibi yaşanmış hikayeler de vardır. Mağarada yaşamış öncüler vardır; Hz İbrahim, Ashab-ı Kehf gibi… Ve mağarada aldığı mesajla tüm insanlığı hidayet yoluna çağıran varlığın biricik Sultanı Peygamber Efendimiz vardır. Işık mağaradan hayata yansır.

“Benim dağım diriliş dağıdır!”

Eskilerin tabiriyle ışığı kalplere taşıyacak münevverlerimiz kalmadı. Hazerfen misali çok konuda bilgi ve görgü sahibi olan insanlarımız yok gibi. Son devrin çilesini birçok cephede yüklenmiş olan nadir insanlardan birine selam vererek bitirelim.

Sezai Karakoç, diriliş dağından aşağıya bakarak, benim dağım diriliş dağıdır demişti, Meşalesi Kuran olan bir ümmetin derin ve yüksek çığlığıdır üstad. Mensup olduğu medeniyetin yeniden dirilişini görebilmesi için çalışıyor, bu hayalle yaşıyor… Bir diriliş yolu ancak onu inşa eden öncüleri izleyerek kurulur. Ona göre “diriliş düşüncesinin” birbirine bağlı üç ana hedefi vardır; “ruhun, İslam’ın ve insanlığın” dirilişi. Bu uğurda yaşadı, yaşıyor.

“Eserlerinde kahraman arayanlar peygamberleri görürler.” “İslam milletinin bir ferdiyim! İslam şuurunun bir taşı, İslam duvarının bir tuğlasıyım. Dünya durdukça duracak olan bir sorun, bir duvarın parçası olarak kalacağım. Hangi rüzgar beni bu duvardan, bu surdan koparabilir?”

“Allah’a teslim olan, eşyayı teslim alır.” “Kardeşiz demek yetmez yetmez. Habil misin Kabil mi? Onu netleştirmek lâzım.” “Ben kötülere iyilik saçarım. Bu ceza olur.” “Ali olmak bir hedef her çocukta. Babam lambanın ışığında okurdu, kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık. Fetihlerde bayram yapardık. İslam bir sevinçti kaplardı içimizi.” “İnsan, Allah’a inancını yitirmişse, ölüdür.”

-Selim Cerrah