Mustafa ŞenÖne ÇıkanlarTers Köşe

Üstadlarımızı Okurken!

372Okunma

Bir gün, seminer maksadıyla davet edildiğim bir gençlik vakfında, erken gitmenin avantajını kullanarak bir fincan kahve içeyim demiş ve kahve pişirilen mekana yani kantine varmıştım ki ne duyayım: “Bedir ve Uhud diyalektiği Hendek’i getirmiştir. Bu diyalektiğin bugünkü karşılığı …”  Gençler çay-kahve içip tartışıyorlardı. “Aman Allah’ım!” dedim içimden, ama araya dalmak yerine oturdum, sonuna kadar dinledim.

Bir kitap üzerinden tartışıyorlardı; ama o kitapta yazılanları evrensel hakikat kabul edercesine, yanlış olabileceğine hiç ihtimal vermeden… Hiç oralı değilmişim gibi, kenarda bir yerde dinledim, yavaş yavaş azalan kahvemle birlikte. Sonra onların tarafına döndüm ve “gençler” dedim, “Bir cahil sorusu sorabilir miyim?”

Tanımıyorlar tabii ki, “Estağfurullah abi, ne demek, buyurun lütfen.” dediler. Doğrusu; çok okumaktan, başları eğilmiş dolu başaklar gibi idiler; aynı zamanda kibar ve nazik. “Şey” dedim, “Bu diyalektik efendinin mutlak olduğunu, evrensel hakikatin bir ifadesi olduğunu nereden bilebiliriz, nasıl bilebiliriz, nasıl ispatlayabiliriz; yani nasıl sabit kılabiliriz, nasıl müspet kılabiliriz?”

Gelen cevapların hiçbiri işe yaramayınca, “arkadaşlar” dedim ve üç aşağı beş yukarı aşağıda okuyacağınız fikirleri onlarla paylaştım ve sonunda “Bu dediklerimin hepsi yanlış olabilir, okuduğunuz ayetler hariç her şeye bu gözle bakın!” demeyi de ihmal etmedim…

Bir yazar nasıl okunmalıdır?

Okumak insanın en önemli erdemlerinden biridir. Okumak ama kimi? Okumak ama nasıl? Genelde gördüğümüz şey şudur: İnsanlar okurken, eğer okudukları kişi sevdikleri bir insansa, onun her dediğini mutlak bir fikir kabul ederek okumaktadırlar. Hele, okudukları kişi kendileri için üstad kabul ettikleri birisi ise onu itirazsız, eleştirisiz kabul etmektedirler. Okudukları kitap/metin kutsalmış gibi, okudukları cümleler haşa ayet-i kerimeymiş gibi mütalaa olunmaktadır; tenkit yok, intikat yok…

Peki; bir kitap-bir metin nasıl okunmalıdır, bir yazar nasıl okunmalıdır? Fikrim basitçe şöyledir: Bir kitap-metin okunurken, yazarı kim olursa olsun, metnin çok değerli olduğu akıldan çıkarılmamalıdır, ama yine her yazılan şeyin yanlış olabileceği de akıldan çıkarılmamalıdır.

Elbette ki, metindeki pek çok şey doğru olabilir. Ama doğru olan şeyler de eleştiriye, tenkide, intikada açık değil midir? Çünkü her metin kendi çağının bilimsel, felsefî, akademik, entelektüel gelişimi ve kabulleri ile etkileşim içinde kaleme alınır ve okuyucunun idrakine ve efkarına sunulur. Her metin kendi çağının genel yaklaşımlarından etkilenilerek yazılır. Bu, çok tabii bir şeydir. Hatta en özgün metinler bile, yazarın karşı olduğunu iddia ettiği paradigmanın etkilerini taşıyabilir. Bu dahi normaldir.

İslam dünyasında yazılmış bazı eski dinî kitaplarda dünyanın düz olduğu yazar. Neden? Çünkü kitabın yazarı az ya da çok zamanının bilim dünyasındaki genel kabullerin etkisindedir. Eğer onları aşacak bir çıkış yapamadıysa, bu doğal olarak öyle olacaktır. Bunu yadırgamamak lazımdır. Yadırganacak şey, insanların yazdıklarına olması gerekenden fazla değer atfetmek, haddi aşacak şekilde hakikat yüklemek, bilgiyi ve düşünceyi orada dondurup bırakmaktır.

Bilginin ve düşüncenin önünü kesiyoruz

İlginçtir; özellikle biz İslamcılar (bazıları dindar, bazıları dinci, bazıları muhafazakar desin; dert değil) materyalist olmayalım derken idealist, sosyalist olmayalım derken kapitalist veya liberal, kapitalist olmayalım derken sosyalist oluyoruz. Bilimle ters düşmeyeyim derken pozitivist olanlarımız da var; sosyalist ve kapitalist olmayalım derken İslam’ı onlarla kıyaslayarak adeta onu bir -izm seviyesine düşürenlerimiz de.

Diyalektiği mutlakmış gibi görüp evrensel hakikat seviyesine çıkaranlarımız da cabası. Bir açıdan bakılınca, bunda bir sorun yok. Gerçekten de doğal ve insanî bir durum. Evet, orada sorun yok; sorun şurada: Tüm bunları yaparken, üstadımızın eleştirdiği fikrin/metnin çürük olduğunu ve fakat onun yazdıklarının eleştiriden münezzeh olduğunu düşünüyoruz.

İşte, bilgiyi ve düşünceyi, önü kesilerek akışı durdurulmuş bir nehre dönüştüren şey bu. İşte, insan zihnini kendi içine hapseden şey bu. İşte, insanı bilgi ve düşüncenin sonsuz varoluşunun bereketinden mahrum eden şey bu.

Mesela; İslamî camiada 20 yüzyılda yazılmış pek çok ilmî ve fikrî metin 18.ve 19. yüzyıl Batı aydınlanma devrimi etkilerini taşır. Örneğin; hikemî, kelâmî ve felsefî bir bahis olan bilginin İslamileştirilmesi mi yoksa İslam’ın Batılılaştırılması mı mevzuu tam da böyle bir tartışmadır.

Halbuki yazarlarımız fikrî olarak Batı’ya karşıdırlar, orada gelişmiş olan modern Batı düşüncesine karşıdırlar ama fikirleri öyle ya da böyle modern düşünceden etkilenmiştir. Bu konuda pek çok isim vermek mümkündür, fakat bu kısa yazıda buna gerek yoktur. Burada, konuya sadece küçük bir giriş yapmış olalım. Keza, edebiyatta da öyle değil midir?

Misal; 20. yüzyıl Türk şiirini 19. yüzyıl Fransız şiiri olmadan yazabilir misiniz? 19. yüzyıl Fransız şairlerini tarihten çekin, sizce meşhur Türk şairlerinden kaç tanesi ayakta kalır? Bunun sağlamasını, aklınıza gelen ilk on Türk şairini sayarak yapabilirsiniz. Bu kadar sözden sonra romana, hikayeye bir şey demeyeyim!

“Burada sizinle paylaşacağım her şey yanlış olabilir!”

Bir Müslüman için söyleyecek olursak, kitapları Kuran-ı Kerîm okur gibi okumamak gerekir. Gazali’nin, “Bir meseleyi çalışırken onun yanında veya karşısında olmayın, bitirdikten sonra duruşunuzu belirleyin.” şeklinde özetleyebileceğim muhteşem metodolojik ilkesi bana, “matematiksel olarak bir cümlenin doğru olma ihtimali ile yanlış olma ihtimalinin başta birbirine eşit olduğunu, intikat edip değerlendirdikten sonra bir karar vermem gerektiğini ve fakat o kararın dahi isabet etmeme ihtimalini her zaman göz/zihin önünde tutmam gerektiğini” öğretmiştir.

Ders ve seminer verdiğim pek çok yerde ilk ve son cümlelerim şunlar olur:

Burada sizinle paylaşacağım her şey yanlış olabilir; bir araştırın, bir bakın derim!

Burada sizinle paylaştığım her şey yanlış olabilir; bir araştırın, bir bakın derim! (Not: Bu yazı da aynı kapsamdadır!)

Neden böyle bir delilik yaparım? Çünkü ben bir insanım ve varlığın sonsuzluğu içinde sadece bir zerreyim; bilgim de ancak o zerre ölçüsündedir. Bu sebeple; yanılabilirim, yanlış bilebilirim, eksik bilebilirim. İslam ilim geleneği içinde yazılmış eserlerin son cümlesi şu olurdu: “Allahu alem” Yani, “Allah bilir”; şerh edersek, “En doğrusunu Allah bilir.” Bu gelenek terk edeyazdı.

İnsanlar belli bir nam ve şöhret kazandıkları vakit, onların metinlerine fevkalade bir önem atfedilmeye başlandı. Takipçileri o metinleri fevkaladenin fevkinde metinlermiş gibi ele alıp onları neredeyse kutsama eğilimi göstermeye başladılar. Böyle kimseleri şucular, bucular diye etrafınızda sık sık görürsünüz. Doğrusu, bu yaklaşım yani bir insanı ve onun yazdığı kitapları basit metinlerin ötesine taşımak haddi aşmaktır.

Geleneğimiz içtihat ve tecdid geleneğidir

Tefekkür, ilim, irfan ve hikmet geleneğimizin özü Hz. Peygamber (sav)’e dayanır. Onun gökteki yıldızlar olarak tanımladığı arkadaşları ona, “Ya Rasulallah, bu dediğin vahiy midir, yoksa senin fikrin mi; eğer senin fikrinse bunu müzakere edelim.” derlerdi.

Elbette, bir abd-i aciz olarak dayandığım nokta burasıdır. Az çok Siyer-i Nebi okumuş insanlar olarak böyle yapmak gerekir. (Buradan hareketle sanırım hiç kimse “Hadisleri tartışıyorsun, hadisleri inkar ediyorsun!” gibi parlak çıkarımlar yapmayacaktır.)

Hz. Peygamberin sözlerini tartışan bir gelenekten, sevdiği ve yücelttiği bir yazarı, mütefekkiri, düşünürü eleştirilemez, tartışılamaz seviyeye yükseltmek gibi bir garabet çıkmamalıdır. Geleneğimiz, özünde bu eleştirel tavrı barındırmaktadır.

Bizim ilmî geleneğimiz içtihat ve tecdîd usulü geleneğidir. Dolayısıyla, üstadlarımızı okurken onların insan olduğunu, rahatlıkla yanılabileceklerini, metinlerinin zamanın boyasıyla boyalı olabileceğini, zamanın kokusunun fikirlerine sinmiş olabileceğini asla unutmamalıyız.

Bu metin de dahil olmak üzere, özellikle genç okuyuculara böyle bir tavsiyede bulunmak istedim…

-Mustafa Şen