Söyleşi

Ayşe Yazıcılar: Müteyakkız Olalım, Müteyakkız Kalalım

278Okunma

Bugün sizlerle minimalizmi konuşacağız. Öncelikle şunu soralım, popülarite olmuş minimalist sistem nedir?

Bir şeyin ne olduğunu anlamak için önce tarifine ve tarihine bakmak gerekir diye düşünürüm her zaman.Minimalizm kavramının köküne indiğimizde: “bir şeyin inebileceği en alt sınır” anlamında kullanılan Fransızca “minimum” sözcüğüylekarşılaşıyoruz. Türkçeye “sadecilik” olarak çevrilen minimalizm, aslında modern bir sanat akımı olarak ortaya çıkmış. 1913’te Rus ressam Kazimir Malevich beyaz zemin üzerine siyah kare yaparak minimalizmin ilk sinyallerini vermiş.

Aşırı sadeliği savunan, az şeyle çok şey ifade etme amacında olan minimalizm, ilk olarak 1960’lı yıllarda ABD’nin New York kentinde kendini gösteriyor.Esasında resim ve heykel alanında ortaya çıksa da,akımın dünyaya yayılışı müzikle oluyor. Ardından; edebiyattan sinemaya, mimariden fotoğrafçılığa kadar geniş bir yelpazeyeetki ediyor. Günümüzdeyse;dekorasyon, teknolojik aletler, internet siteleri, logo ve ambalaj tasarımları dahil her alanda varlığını gösteriyor.

Tarihini yokladığımızda, 60’lı yıllarda Zenfelsefesinin Batı’da yayılmaya başlaması ile minimalizmin ortaya çıkışı tesadüf olmamalı. Her ne kadar Batı’da ortaya çıkmış olarak kabul edilse de, minimalist yaşam tarzınınözüne indiğimizde Zen felsefesiyle karşılaşıyoruz. Zen, Budizm’in bir kolu olarak Hindistan’da doğuyor, Çin’de kökleşiyor ve ardından Kore’ye, oradan da Japonya’ya geçiyor.

Japonların sadelik ve işlevselliği öncelediğini biliyoruz. Evlerini son derece yalın dekore ediyorlar. Eşyaları çoğu zaman minder, halı ve sehpadan oluşuyor. Dinlenme maksatlı hizmet veren “kapsül oteller” dahi tabuta benzeyen bir oda, az atıştırmalık, kıyafetleri temizlemek için küçük bir alandan oluşuyor. Bu otellerin amacı müşterilerine denge ve sadelik sunmak. Zen felsefesinin yanında,  Japonların az eşya ile sade yaşamalarının önemli bir sebebinin de sürekli ve şiddetli depremlerin gerçekleştiği coğrafyalarının bir sonucu olduğunu da göz önünde bulundurmak lazım.

Bugüne geldiğimizde iseinsanlar bitmek tükenmek bilmeyen reklamların etkisinde kalarak en gereksiz malzemeleri bile ihtiyaçmış gibi algıladı. Yıllardır mutluluğu alışverişte arayan fakat alışveriş yaptıkça ruhunda boşluklar oluşan, o boşluğu doldurmak için tekrar tüketime yönelen sonra yine tatminsizlik yaşayan bir kısır döngünün içine girdi. Madde içinde boğulmaya başlayan, yaşam alanını depoya çeviren insan; sadeliği, sükuneti, az ve öz olanı özlediği için minimalizmi bir çıkış olarak gördü diyebiliriz. Çünkü minimalizm, “ihtiyacın olmayan şeyi sırf almak zorunda hissettiğin için alma” diyerek dayatılan anlayışa karşı farklı bir şey önerdi. Bir nevi eşyanın tutsaklığından kurtulmanın kapılarını gösterdi.

Şayet vaziyet buysa; mutsuz oldukça tüketen, tükettikçe mutsuz olan insanlar niçin hala bu sistemin içerisinde barınmaya devam eder?

Birincisi, hayatlarını anlamlandıracak daha değerli bir şeyleri olmadığı için. Anlamsız ve amaçsız; pasif bile olsa nihilizm kokan bir hayat yavandır, huzursuzluk verir, sonu hüsrandır.

İnsanı hayata bağlayan iyi ya da kötü bir bağ muhakkak vardır, olmalıdır. Çünkü bir şekilde hayata tutunması gerekir. Aksi halde vazgeçer, bezgin bir halde salar kendini. Peki, bu hayata tutunma biçimi nasıl olmalıdır? Asıl mesele burada başlıyor. Ötelere sevdalı bir davası bulunmayanlar,hayatın suni gündemleri arasında kaybolur. Kısa vadeli hedefleriyle kısa vadeli mutluluklar yaşar. Hep bir tatminsizlik vardır ruhunda. Çünkü bedenin tabiatında mutmain olmak yoktur. “Daha, daha” sloganları ile tüketime teşvik eden reklamları hatırlayalım.İnsan psikolojisi ve zaaflarını çok iyi bilen bir sistem bu.

İkincisi, haz odaklı yaşamak. Yani hedonizm girdabına kapılmak. Huzura ulaşmanın sayısız yolu varken, insan daha kolay ve keyifli olduğu için tüketmeyi tercih ediyor. Çünkü üretmek için emek, sabır, gayret gibi irade isteyen bir duruş gerekir. Oysa tüketmek için, “ihtiyacım var” gibi bir duygu durumu yeterlidir.

Tüketmeyi sadece bir meta tüketmek olarak da düşünmemek lazım. Yiyecek, giyecek, çeşitli eşya ve malzemeler haricinde insanı insan yapan özellikler de düşünmeden tüketim çarkına dahil ediliyor. Sosyal medya bu anlamda madde ve mana tüketimine yardım ve yataklık eden uygun ve kaygan bir zemin.  Kişi bir anlık heyecan ya da haz için gönül incitebiliyor, aslını bilmeden bir linç kampanyasına katılabiliyor, yakaladığı bir kare sebebiyle son derece masum bir insanı alay konusu edebiliyor. Bunlar da değer tüketiminin çılgınlığıdır. Peki, doyum sağlar mı? Hayır. Bir anlık zevk verir ama asla tatmin etmez. Çünkü orijinine aykırı oyalanmalardır bunlar.

Özetle insan, varlığına asıl anlamını yükleyemediği ve hazdan vazgeçemediği için tüketim çarkından sıyrılıp çıkamıyor.

Hızla gelişen ve değişen dünyamızda tüketim çılgınlığına karşı koymak mümkün mü sizce?

Karşı koymaya çalışacağımız sistemin adı kapitalizm. Yani daha çok rekabet, daha çok kar diyen bir düzen. Dolayısıyla daha fazla üretim. Bu kadar çok ürün nasıl tüketilecek? Üreticilerin, psikoloji biliminin nimetlerinden yararlanarak insanoğlunun zaaflarının tespit edilmesi ve bağımlılıklar oluşturulmasıyla. “Limbik Kapitalizm” deniyor buna. O zaman, benliğimizde var olan zaafları başkasından önce kendimiz tespit etmeliyizki hüküm bizde olsun. Yani tüketim çılgınlığına karşı koymak mümkün, ama her daim uyanık ve diri durmak şartıyla. Mesajımız şu olsun; müteyakkız olalım, müteyakkız kalalım!

Peki, biz Müslümanlar için ölçü nedir? Sözgelimi minimalist olarak mı yaşamalı bir Müslüman?

Müslümanlar olarak samanlıkta kaybettiğimizi meydanda, gün ışığında aramak gibi bir zaafımız var. Minimalizm konusunda da durum böyle. Kadim kültürümüze baktığımızda sade yaşamak için; uygulandığı takdirde sadece burada değil, ahirette de saadeti getirecek nitelikte öyle çok argüman var ki.Allah Resulü(sav)’nün hayatı bu anlamdaen güzel örnektir. Hz. Ömer’in şahit olduğu, Resulullah’ın yüzünde çıkan hasır izleri, “Sizden kim nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.” ve “Ademoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur: İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız ekmek ve su.” hadis-i şerifi mesela.

Tasavvuf geleneğimizde,“bir lokma bir hırka” ilkesi vardır ve esasında bu bir ölçüdür. İnsana ihtiyaçlarını bu ölçüye göre sınırlandırmasını ve hayali ihtiyaçlar peşinde koşmamasını tavsiye eder. İsraf ekonomisi yerine ihtiyaç ekonomisini teşvik ederek ihtiyaçları kontrol altında tutmayı öğütler.

Müslüman için ideal ölçü, Allah ve Resulü’dür. Minimalizmin serlevhası; “less is more” yani “az, çoktur.” Sade bir yaşam önerisinde bulunduğu için çoğu insan “zaten İslam da bunu tavsiye ediyor” diyor. Eyvallah, İslam da mütevazı hayat teklifinde bulunuyor. Ama minimalizmi yanlış anlayıp neredeyse evindeki bütün eşyaları elden çıkarıp sonra ultra beyaz Norveç evleri gibi evler döşemeye çalışan insanlar da var. Bu ne perhiz ne lahana turşusu durumu çıkıyor ortaya.

Minimalizmin de kapitalizmin bir “oyunu” olduğunu düşünüyorum. İnsanların evleri hıncahınç doldu. Üretilen onca ürünü yeniden satmak için minimalizmle sadeleştirip bir süre sonra “Aslında biz bu kadar az eşya ile yapamıyormuşuz, bak nasıl da şunlar şunlar lazım oldu!” dedirtmek ve tekrar bir alışveriş listesi hazırlatmak. Kapitalizmin, gölgesini satamadığı ağacı kesen bir sistem olduğunu düşünürsek çok da asılsız bir zan değil, öyle değil mi?

-Meral Dağlılar