Hikâye

Kaç Canım Kaldı?

80Okunma

Sokağın ucunu görmemesine karşın ilerlemekten kendini alamıyordu. Zihninin derin dehlizleri ona dermanı kalmayıncaya dek yürümesini söyleyip duruyordu. Büyük çöp tenekesinin yanından geçerken evlerinde birikmiş çöpleri bu tenekelere atan insanları düşündü. Başını kaldırıp bu çöp tenekesine çöp atması muhtemel bütün evleri göz yordamıyla süzdü. Işıkları yanmakta olan evler de, metruk bir ev gibi perdesi dahi olmayan evler de vardı. Hayatı içine alan evlerle hayatın dışında savrulan evler karşı karşıya, aynı yokuşun iki yanında durmaktaydı adeta. Fakat mühim olan kendisinin bütün bu evleri neden zihninde bu denli yer kaplayacak kadar düşünüyor olmasıydı.

Gözünden akan yaşın yüzünde oluşturduğu gıdıklama hissinden anımsadı, buraya neden ve nasıl geldiğini. Neden hayata meydan okur gibi güçlükle yokuş tırmandığını. Üstelik koca şehrin en tehlikeli sokaklarıydı buralar. Dün geceye döndü, kafasının içindeki bütün düşünceler. O geceyi ve o gecenin müsebbiplerini aklından bir an olsun kovalayabilmek için buradaydı. Ancak gerçeklerden kaçmak, insanın herhangi bir uzvunun varlığını unutabilmesi kadar imkansızdı. İnsan, iyi kötü yaşadığı her şeyle insandı.

O gece tekrar tekrar geçti gözünün önünden. Uyku tutmamış ve geç uyumuştu. Sabah evde kopan kızılca kıyamete uyanmıştı. Annesinin çığlıkları duvardan önce kendisinin kalbine çarpıyordu, ardından babasının yüzünde alelade bir esinti yapıp havaya karışıyordu. Babasının sert sözleri ise annesinin kalbine saplanıp sonra kendisinin ince damarlarına hücum ediyordu.

Sebebi ne olursa olsun bu hayvanî muameleyi annesine reva görmemeliydi. Zira her zaman babasında görüp tiksinti duyduğu o hayvanî his kendisini de her geçen gün daha çok sarmaktaydı. Şah damarına saplanan bir iğne yardımıyla vücuduna enjekte olan o asabî duyguları söküp atabilmekti tek temennisi. Fakat kontrolsüzce çoğalmakta olan bir virüs gibi bu duyguya da kendisiyle karşılık veriyordu. Damarları aynı nefretle kabardıkça kabarıyordu. Hışımla yorganı üzerinden atıp odasında sakladığı çakıyı eline aldı. Babasının karşısına dikildiğinde işler çığırından çıkmıştı.

Annesinin dudağının kenarından süzülmekte olan kanın gözyaşına karıştığını kalbinde hissettiği sızıdan bildi. Babasına karşı hissettiği, vücudunda afyon etkisi oluşturan o nefret, bütün benliğini esir alırken aynı anda kalbinde duymakta olduğu acı da annesinden yana dönecek takat bırakmamıştı. Katil olmamak için tek bir sebebe ihtiyaç duyuyordu. Babasının yastığının altında saklamakta olduğu son içki parasını alan hırsız, böyle bir sebebe ihtiyaç duymamıştı belli ki. Belki yaptığı şeyin sebep olduğu olaylar örgüsünü görmüş olsa hırsızın bile içi cız ederdi. Öyle ya, kimsenin canına kastı yoktu hırsızın. Bu da onu babasından bir adım daha iyi kılardı. Giden hiçbir şeye üzülmedi. İçinden dün geceye geri dönüp yastığın altındaki yirmilikleri hırsızın eline tutuşturmak geçti.

O zaman şöyle diyecekti babasının karşısına geçip “Senin gibi kalpsiz, ahlaksız, merhametsiz bir iki ayaklının elinde duracağına, yalnızca paraya muhtaçlığıyla suçlanan birinin elinde olmasını istedim.” Üzerine yediği tokada da kahkahalarla karşılık verecekti şüphesiz. Oysa şimdi önünde yığılmış vaziyette annesi dururken bunları düşünmenin bir manası da yoktu. Önce bu afyonun etkisinden çıkmalıydı. Önce babasına benzeme endişesinden kurtulmalıydı. Sakinledi. Diz çöküp annesinin alnından öptü, babasının yüzüne tükürecek kadar nefret bile barındırmadan içinde. Kolundan tutup kaldırdı annesini ve babasından daha çok güvendiği Aysel teyzelere bıraktı onu. Kapıyı hafifçe kapatıp avazı çıkana kadar bağırarak koştu. Yüreğini kulağında hissedene dek koştu. Ölmedi saydı yine ama bu kaçıncı ölüşüydü sayamamıştı.

 

– Büşra Yücedağ

 

En Büyük Pedagog Anne