AlimlerEvliyaullahÖnden GidenlerTIP

AKŞEMSEDDİN: BİR TABÎB-İ EBDÂN

RÜMEYSA AKMAN

69Okunma

Akşemseddin Hazretleri, nam-ı diğer Fethin manevi babası. Aynı zamanda Fatih’in hocası. Bunlar onun en bilinen hususiyetleridir. Lakin kendisi İslam biliminde karşımıza çıkan çok yönlü bir şahsiyettir. Hicrî 792’de (1390) Şam’da dünyaya gelmiştir. Sırasıyla Sâdullah, Fazlullah, Nûrullah, Emrullah, Nasrullah, Nûrülhüdâ ve Hamdullah Hamdi adlarında yedi oğlu olduğu bilinir. Esas adı Şemseddin Muhammed b. Hamza olup Akşemseddin lâkabıyla nam salmış bir tıp alimidir. Lâkabının kaynağı hakkında çeşitli rivayetler arasında en yaygını yüzünün ağarması ve beyaz elbiseler giymesidir.

 

Bunun yanında mutasavvıf ve şair kimliği ile de bilinir. Hacı Bayram-ı Velî’nin dergâhında tasavvuf eğitimini tamamlayarak şeyhinin halifesi mertebesine erişmiştir.
Küçük yaşlarda babasının gözetiminde Amasya’da sağlam bir dini eğitim gören Akşemseddin Hazretleri sarf, nahiv, beyan, mantık, belâgat, akâid, fıkıh usûlü gibi derslerde ilim tahsil etmiş, yedi yaşında Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiştir. Ardından tıp tahsilini gerçekleştirip Çorum Osmancık Medresesi’ne müderris olmuştur. Tüm bunlar bir tarafa, İstanbul’un fethinde de kilit bir rol üstlenmiştir. Nitekim Akşemseddin Hazretleri’nin Fatih Sultan Mehmed’in hocası olarak eğitimine ve devlet yönetimi anlayışına olan etkileri, İstanbul’un fethinden önce ve fetih esnasında oynadığı rol, onu haklı bir üne kavuşturmuş ve tarihimize mâl olan bir isim haline getirmiştir. Neticede ona pek çok konuda danışmanlık ettiği gibi bunu fetih hareketi sırasında da devam ettirir. Destekleyici ve motive edici bir yaklaşım sergilemesinin yanında bizzat çocuklarıyla fetih ordusuna katılarak hakiki bir mesnet olduğunu gösterir.

Böylece İstanbul’un fethine göz ardı edilemeyecek bir katkı sunmuş olur. Sonuçta Fatih’in de vazgeçilmez hocalarından biri olur. Ancak fetihten sonra İstanbul’da daha fazla kalmak istemez. Fatih’in ısrarlarına rağmen kendi kabuğuna çekilircesine Göynük’e yerleşir ve burada vefat eder.

İlmi yönü
Bahsettiğimiz gibi Akşemseddin Hazretleri birçok konuda ilim sahibi. Başta tıp, astronomi, matematik ve İslami ilimlerle meşgul bir zat. Bu hususlarda da pek çok talebe yetiştirmiş biri. Aynı zamanda kaynaklarda “tabîb-i ebdân” (beden doktoru) olduğu, devrinin iyi bir hekimi sıfatıyla da şöhret kazandığı bilinenler arasında. Nispeten eczacılık ile ilgilendiği de malumdur.

Kaynaklarda Sultan II. Murad’ın kazaskeri Süleyman Çelebi’yi ve Fatih Sultan Mehmed’in bir kızını tedavi ettiği belirtilmektedir. Hatta Fatih’in bu kızı ona kendi hastalığını tedavi etmesi üzerine Beypazarı’nda kendisine ait pirinç tarlalarını hediye etmiştir. Bu bağlamda Mâddetü’l-hayât (Hayatın Maddesi/Kaynağı) adlı eseri tıp ilmi anlamında oldukça önem arz eder. Ayrıca bu eserde bulaşıcı hastalıklar üzerine eğilerek dikkat çekici noktalar yakalamıştır.
“ Hastalıkların insanlarda teker teker ortaya çıktığını sanmak hatadır. Hastalık, insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma, gözle görülmeyecek kadar küçük, fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.”
Mâddetü’l-hayât’taki bu iktibastan da anlaşılacağı üzere Akşemseddin Hazretleri mikrop meselesine temas etmiş biridir. Üstelik hastalıkların da bu yolla bulaştığı fikrini öne sürer. Hem de bu hususta kesin bilgiler veren Fracastor adlı İtalyan hekimden en az 100 yıl önce bu konuya değinen tabiptir. İşte onun İslam ve Osmanlı bilimi içerisinde ayrıcalıklı bir yerinin oluşu bu durumlardan mütevelittir. Hocalık vasfı yanında ilmi keşiflerin peşinden giden, bugünün modern tıbbına buluşlarıyla referans teşkil eden bir alimdir. Diğer eserlerinin büyük bir çoğunluğu ise tasavvufa dairdir.

Mâddetü’l-hayât ve mikrop nazariyesi
Sözlük anlamı “sağlığın sermayesi, hayatın ana unsuru” gibi anlamlar taşıyan Mâddetü’l-hayât, Akşemseddin Hazretleri’nin tıp ve daha çok eczacılık alanındaki birikimlerini yansıtan bir eser olup bitkilerle tedavi konusunda iyi bir örnektir. Nitekim bu eserde Anavarzalı antik çağ hekimi olan Dioskorides’in meşhur farmasötik eseri De Materia Medica’sına tekabül edecek şekilde bir isimlendirme yoluna gidilmiş, Mâddetü’l-hayât bu şekilde ortaya çıkmıştır. Neticede bitkilerle tedavi insanlık tarihi kadar eskiye götürülebilir. Akşemseddin Hazretleri de kendinden önceki birikimi yanına alarak eserine bu doğrultuda bir yön vermiştir.
Eserde sıtma türünden kan hastalıklarını ele almıştır. Zira bu meseleler o devre kadar incelenmiş değildir.

 

Yine, tıbbi hastalıkların kökenini ırsiyet ile ilişkilendirerek genetik bilimine işaret eder. İnsanların fiziki ve ruhi özelliklerinin nesep yoluyla aktarıldığını söyler. Bunun tedavilerde göz önünde bulundurulması gereken bir ilke olduğunun altını çizer. Tıpta teşhis ve tedavi noktasında soyaçekim yasasına vurgu yaparak hastalıkları bu minvalde değerlendirir. Esasında bu eser bitkilerden ilaç elde etme ve onlarla tedavi etme yöntemlerini ihtiva eder. Elbette o bu metotları sıralarken tıp bilgisi ile hastalıklara dair önemli meseleleri de açıklamıştır.
Baş ağrısı, göz ağrısı, nezle, vitiligo hastalığı, cüzzam, unutkanlık, melankoli, veba, bağışıklık sistemi, ahlat-ı erbaa (dört hılt) eserin çatısı altında yer alan mühim meselelerden bazılarıdır. Bu hastalıklar için çeşitli bitkilerin adları zikredilir ve reçeteler verir.

Ayrıca eski Mısır’a dayanan ahlat-ı erbaanın hastalıkların vuku bulmasındaki rolünün üstünde durur. Söz gelişi melankoli hastalığının ardında kişide çok fazla kan sıvısının oluşu yatar. Bu noktada “…bu durum vücutta orantılı bir şekilde bulunması gereken dört karışımdan olan ‘sevda’nın (kara safra) normal değerler üstünde çok olmasından kaynaklanır…’’ şeklinde bir teşhis ileri sürerek “…işlenmiş karabaş otu kullanarak beyni temizlesinler ve toprak karışımdan yapılmış mağlayı ve ishal yapıcı ilacı kullanıp, bütün bedenini arındırsınlar…’’ biçiminde bir iyileştirme yöntemi sunar.Eserin gövdesi bu hususlardan meydana gelir. Ona göre hastalıklar gözle görülmeyen tohumların bir tezahürüdür ve bu düşünce bizi bugünkü manada mikrop nazariyesine götürür. Elbette mikrobun keşfi mikroskoba bağlıdır. Bu durumda Akşemseddin Hazretleri kimilerine göre mikrobu bulan değil onu ihsas eden konumdadır. Ancak Orta Çağ Avrupa’sında görülen büyük salgınlar ve akabinde yaşanan ölümler Tanrı’nın cezası olarak değerlendirilirken, 15. yüzyılda yaşamış bir Osmanlı tabibi olan bu alimin gözlem veya tecrübe olmaksızın mikrop fikrini ima etmesi tıp ilmine önemli bir katkıdır.

Tıp tarihinde antik dönem de dahil kimi isimlerce mikrop mefhumuna değinilmektedir. Akşemseddin Hazretleri de bunlardan biri olup kendinden önceki ilim merdiveninde bir başka basamak olarak yer almaktadır.

Kaynakça
Yavuz Unat, Mikrop Kuramı ve Akşemseddin. Bilim ve Ütopya , Sayı: 295, Ocak 2019, s. 54 -58
TDV İslam Ansiklopedisi, Akşemseddin maddesi.
Muhammed b. Hamza Akşemseddin, Mâddetü’l-hayât (Yaşam Kaynağı) çev. Mehmet Sait Toprak, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Yayınları.
Hasan Ali Çetin, Akşemseddin’in Mâddetü’l-Hayât Adlı Eseri (İnceleme-Metin-Dizin-Tıpkıbasım). Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü. Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Türk Dili Bilim Dalı. Doktora Tezi. İstanbul, 2016.