MakaleVarlık Bilimi

Varlık Denizinde Süje

RUMEYSA AKMAN

86Okunma

GİRİŞ

İnsanı görünüşler aleminde diğer canlılardan farklı kılan en önemli özelliği akıl melekesidir.  İnsanlık tarihinden beri aklın en büyük arzusu ise hakikate ulaşmaktır. Dolayısıyla bir hakikat silsilesi peyda olur. İlk insandan itibaren şeylerin bilgisine ulaşmak mühim bir çabadır. Zira bilgi güçtür ve bilen bir özne varlık aleminde yerini sağlamlaştırır. Karşılaştığı garabetlere ilişkin görüde bulunma imkânı elde eder. Yüz yüze geldiği tehditleri ve tehlikeleri savurur, hayatla hep bir mücadele içerisinde olur. Akıl ise bu yolda ilerleyebilmeyi sağlayan insana has kavrama gücü olmakla daima gerçeğin peşinde koşar. Böylece insan ile hakikat arasındaki mesafe gittikçe daralır. Nitekim bu uğraşların en ses getireni antikitede hasıl olur.

Varlık, oluş ve yok oluş, duyusal alandaki varlık kesreti gibi meseleler bu dönemin filozoflarının hakikatlerini ortaya koyabilmeleri noktasında adeta yapı taşıdır. Varlığın ele alındığı ve varlık üzerinden konuşulduğu bu dönemde ana hatlarıyla varlığın özü veya ilkesi araştırılmış, varlığa temel olan “arke’’ veya “ilk sebep’’ aranmıştır.  Bu evrede hakikate dair söylemler sınırlı bir alana hapsolmuş gibi gözükse de nesneler dünyası ve nedenleri aklî yöntemlerle açıklanmaya çalışılmış; mitolojinin çok ötesinde tanrısal öğeler içeren ve materyalizmle örtüşmeyen düşünceler yer bulmuştur. Bununla birlikte olgular alemini meydana getiren o “ilk neden’’ kimilerince tek bir maddeye indirgenebilir değilken kimilerinin nazarında duyusal dünyaya içkin olmanın ötesindedir. Böylelikle kuşatıcı bir ilke arayışı nihai bir noktaya varmamış, durmaksızın devam etmiştir. Modern döneme gelindiğinde tabandan tavana bir sıçramayla varlık denizinin tek bir gerçekliğinden söz edilir ki, o da süjedir.

Bu çalışmayla tanık olacağız ki, Yunus’un felsefesini tekvin eden  “bir ben vardır bende benden içeri” deyişiyle, onun insanın yeryüzünde Tanrı’nın bir parçası olarak var olduğunu ifade eden anlayışından “benden başka bir ben yok’’ ve “varlığım ya da yokluğumun kaynağında yine ben varım’’ telakkisine evrilme sürecinde hangi etmenler başattır? Ve bu varlık denizinde günümüz cephesinden bakıldığında âtıl kalan süje midir Tanrı mıdır?

 

1.  Hareketin Kaynağı Arayışından İnsanı Anlamaya

Hikmet, iyi bir yaşam sürmeyle ilgili olan temel bir gerçeklik anlayışıdır. Makul ve pratiktir, her bireyin karakterine ve gerçek durumdaki şartlarına yoğunlaşır; tefekkür, kavrayışı ve insani koşullara dair mantıklı fikirleri kapsayan iyi kararlardır.[1] İşte Antik Çağ filozoflarına baktığımızda onların hareketin kaynağına dair vardıkları kararlar, bir başka deyişle doğanın başlangıcı hakkındaki arayışları kozmolojik bir boyuttadır. Onlar yaşadıkları dönemde evrendeki bu hareketliliğin, değişimin, dönüşümün temelde tek bir şeyden müteşekkil olması gerektiğine kanaat getirip bu minvalde çeşitli tezler ileri sürmüşlerdir. Bu doğrultuda sordukları sorular ve kullandıkları yöntemler bugün dahi bizler için bu meseleleri doğru bir zeminde ele alma noktasında referans teşkil etmektedir.

İlk Çağ filozoflarının açtığı bu yol onlardan sonrakiler için hareket noktası haline gelir. Örneğin Thales’ in her şeyin aslı sudur demesi, her şeyin bir aslının olduğu varsayımına ulaşabilmemizi sağlar. Bu görüş hala geçerliliğini koruyan bir ilkedir. Bu asıl/lara bağlı cevaplar farklılıklar içerse de her bir önerme aklî olarak idrak edilir. Görünüşlerin ardındaki gerçeklik sorgulamaları, tecrübeler vasıtasıyla akıl yolu ile mütalaa edilir. Böylece bilinenler duyuları aşar, gerçeklik alemi hakkında fikri süreç başlar ve temel gerçekliğe/hakikate ulaşma işinde ilk adım atılmış olur. Ardından bu temel gerçeklik üzerine bina edilen sistem ile ontolojik bakımdan görünüşler dünyasından ayrılan hakiki alemi kavrayış gerçekleşir.

Bu kavrayış, varlık aleminin iç işleyişinin nasıl olduğu sorularına dair cevaplar barındırır. Yani insan akıl melekesi sayesinde çeşitli fikirler ortaya koyabilme becerisine haiz olduğunda alem hakkında sorularının yanıtları sarih bir kisveye bürünür. Hakikatle, duyularıyla algıladığı her şey arasında gerçeklik tasavvuruna dayanarak ilişki kurar.  Öyle ki görünen şeyler ile gerçekte var olanlar arasında fark vardır. Her zaman olayların görünmeyen nedenleri vardır. İşte görünüş ve gerçeklik arasında yürümeye karar veren bir akıl hayatın anlamını da tayin edebilecektir.

Hareketin kaynağı hakkında ortaya konan görüşler ve evrenin işleyişinin nasıl olduğunu tespit etme gayreti ardından insanı anlama ve anlamlandırma çabaları kapsamında ilk düşünsel ürünler karşımıza çıkar. Bu kapsamda işe Sokrates’i anmakla başlamalıyız. Zira Sokrates bugün de toplumda en fazla bilinen, hakkında çokça konuşulan bir isimdir. Onun bu kadar tanınıyor olmasında felsefesinin merkezine insanı yerleştirmesi olduğu söylenebilir. Onun “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değer değildir.’’, sözü ile sorgulama sürecinin temeline oturttuğu insandır. O insanı, insanın yapıp etmelerini inceler, bu çizgide bir felsefi anlayış geliştirir. Sokrates ile birlikte insan sorunu sağlam bir teorik çerçeve kazanır.

Sokrates’in açtığı bu yolla insan doğasına ilişkin her bir teori, öncelikle “insanın evrendeki yeri nedir?”, “neden buradayız?” tarzında varoluşumuzun kökenlerine dair sorular sormak ve bizi varlığa getiren iradenin bizim varoluşumuza yüklediği amaçtan hareketle “ne için buradayız?” ve “ne yapmalıyız tarzındaki sorularla varoluşa anlam verme çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkar.[2] Bu sorular bir nevi yaşamda mutluluğu yakalamak ve erdemli bir hayat sürmek için de cevaplarına ihtiyacımız olan meselelerdir. Ayrıca insan bu sorular neticesinde kendilik bilgisine sahip olacaktır. Öyleyse ilk etapta araştırmamız gereken kendimizdir. Kendilik bilgisi kişinin kendisi için iyiyi, güzeli, doğruyu tayin edebilmesini mümkün hale getirir. Üstelik her şeyden önce insanın kendinin farkına varması, “kendini bil’’mesi herkesin harcı olan bir vasıf değildir.

İnsanların nihai gayesi mutluluğa kavuşmaktır. İnancı gereği herkes mutluluğu başka anlar ve tanımlar. Ancak tüm insanlığın ortak bir mutluluk tanımı eşyanın hakikatini bilmektir. Zira insan bilmek istediği ile düşünerek; aklını dayanak noktası yaparak irtibat kurduğunda esaslı bir öğrenme yoluna girmiş olur. Elbette bilgiye erişme hususunda tek kaynak akıl değildir. Fakat bilinmek istenen şey ontolojik olarak aklın dışında yer alıyorsa, yani duyular alemine has değilse bu bilinmek istenen ile aramızdaki mesafeyi aklımızı kullanarak kapatmaya çalışırız. Eşyanın bilgisini kâbil kılarız. Antik Çağ filozofları da iyi olmayı mutlu olmakla bir tutar, iyi bir hayat yaşamayı bir düstur olarak öne sürerler. İyi bir hayat yaşamak demek ise bilmek, gelişmek, erdemli bir insan olmak demektir. Sokrates, “bir şeyi iyi yapan, ondan kendine yaraşan bir düzen bulunmasıdır” der. Buradan anlıyoruz ki iyi bir yaşamın içeriğini oluşturan bilgidir. Hakkaniyetli bir yaşamı sağlayan bu iyinin peşinden gitmektir.

Gelgelelim Sokrates’in insanı merkeze alan felsefi bakış açısı, kendini 20. yüzyılın en popüler ve en etkili akımlarından biri diyebileceğimiz varoluşçuluğa bırakır. Varoluş felsefesi özü itibariyle insan varoluşunun anlamını ve insanın kendini gerçekleştirme olanaklarının bütününü ifade eden, kısacası insanı konu edinen, insana yönelen bir felsefedir.[3] İnsanı eylemlerinin ve düşüncelerinin toplamı olarak tanımlamaya çalışan da varoluşçu yaklaşımlar olmuştur. O halde insanın varlığı daima bir oluş içerisindedir, statik değil dinamik bir yapıdadır. Bu haliyle insanın kimliğini irdelemek süjenin konusu olup, onun her türlü bireysel, toplumsal hareketler karşısında verdiği tepkiler, zihinsel ve bedensel anlamda ortaya koydukları bağlamında icap eder. İnsan hüviyetini bu bağlamda tespit etme yolunda çaba sarf etmediği takdirde hayata dair anlam arayışıyla modern dünyanın “dünyaya fırlatıldık’’ deyimi kıskacında bocalamaktan kurtulamayacaktır. Böylece varoluşsal boşluk varlık mücadelesine kaim olacaktır.

Nörolog Viktor E. Frankl bilinen eseri İnsanın Anlam Arayışı’ nda varoluşsal boşluğu şöyle açıklar: “Varoluşsal boşluk, 20. yüzyılın yaygın bir olgusudur. Bu anlaşılır bir şeydir; bunun nedeni, gerçek bir insan olduktan sonra insanın yaşadığı iki yönlü bir kayıp olabilir. Tarihin şafağında insan, bir hayvanın davranışlarını belirleyen ve güvence altına alan bazı hayvanca içgüdülerini kaybetmiştir. Cennet gibi, bu güvenlik de insana sonsuza kadar kapanmıştır; insan seçim yapmak zorundadır. Ne var ki buna ek olarak insan, davranışlarını yönlendiren geleneklerinin hızla azaldığı son gelişme döneminde, bir başka kayıpla daha yüz yüze gelmiştir. Hiçbir içgüdü ona ne yapacağını söylemez. Hiçbir gelenek ona ne yapması gerektiğini söylemez; bazen neyi arzuladığını bile bilmez. Bunun yerine ya diğer insanların yaptığı şeyleri arzular (uydumculuk) ya da diğer insanların kendisinden yapmasını istedikleri şeyleri yapar (totalitercilik).’’[4]

Böyle bir boşlukta debelenen insan kendi için bir dayanak noktası bulmak zorundadır. Seneca, felsefenin ilk vaadinin bir katılım duygusu yaratmak, insanlığın bir parçası ve toplumun bir üyesi olmak olduğunu söyler. Aksi takdirde çağımızın hâkim anlayışı olan sofizm giderek körükleşirken, zaten varlık aleminde yaşadığı ataletle savrulan insan, yaşamdan bir sebep bulma arayışına girişmek için dahi kılını kıpırdatmayacaktır.

 

 

2.   Anlam Arayışından Tanrı’ya Ulaşmaya

İnsan öğrendikçe büyür. Büyümek yalnızca biyolojik yapımıza içkin değildir. Araştırdıkça, öğrendikçe, yeni yanıtlara rast geldikçe doğrularımızı, yanlışlarımızı, inançlarımızı devamlı süzgeçten geçirme imkânı elde ederiz. Karakterimiz kuvvetlenir, gelişiriz. Ayrıca doğrularımızın esiri olmaktan ancak bu şekilde kurtulabiliriz. İnsan bildiğinin yanlış olduğuyla yüzleşene dek onun doğruluğundan taviz vermek istemez. Bu yüzden Sokrates diyalektik yöntemi ile insanlarla kurduğu diyaloglarda çoğunlukla onların bildiklerini sandığı şeyleri yine onlara sorgulatır. Onlarla ortak bir tanım ve yargıya varma hususunda mutabakat sağlamaya çalışır. Ne var ki görececilik bu çabayı anlamsızlaştırır. Zira insan her iddianın arkasındaki ölçü ise, ortak tarif ve açıklamalar sunmanın önü kapanmış olacaktır. Göreceliğe göre, bilgi ancak onu gözlemleyen kişinin kendine özgü nitelikleri vasıtasıyla elde edilebilir. Başka bir deyişle, hakikatin mutlak bilgisi imkansızdır. Bir düşünce bir başka düşünce kadar iyidir.

Göreciler; dünyada ne kadar hayat tarzı, din, kültür ve birey varsa bir takım felsefi sorular karşısında o kadar cevap vuku bulacaktır kabilinden bir akıl yürütürler. Bu minvalde doğal hayatın meseleleri de bu perspektifle değerlendirilecektir. Nitekim kürtaj, ötenazi hakkı, idam cezası, Tanrı’nın varlığı ve mahiyeti, sivil haklar, göçmen politikası, devlet liderinin karakteri ya da tarihteki en büyük rock yıldızı hakkında çok sayıda farklı kanaatler olduğuna dikkat çekilecektir.[5] İşte bilgi üzerindeki bu denli bir hegemonya varlık denizinde çırpınan özneyi boğulmaktan kurtaramayacaktır.

Clarence Darrow, “Düşünce suçu diye bir şey yoktur, eylem suçu vardır’’ der. Oysaki düşüncelerimizin oturtabileceğimiz ortak bir zeminden yoksun olması gitgide puslu bir hava oluşturacaktır. Bu göz gözü görmeyen havada bir düşünce kirliliği etrafı sararken kimsenin eylemlerinin sorumluluğunu alması ne yazık ki beklenemeyecektir. Böyle bir ortamı fırsat görenler kendi gerçekliklerini mutlak göstermeye çalışıp hâkim güç olduğunu iddia edecek, yanlışlarıyla, direnen az sayıdaki doğrunun üstünü kapatmak için uğraşıp, üstünlüklerini kabul ettiren bir düzen inşa edeceklerdir.

Bu düzene boyun eğmekle eğmemek arasında varoluşumuzun nedeninin idraki önem arz etmektedir. İnsanın alemin varlığı konusunda temel gerçekliğin neliğinin peşine düşmesinin antikiteden beri başlayan bir uğraş olduğunu söylemiştik. Yeni çağ sonrası bu temel gerçeklik sorunsalı, bireylerin tekelinde yanıt bulmuş, her birey kendi gerçekliği doğrultusunda bir hayat tarzını benimsemiştir. Artık insan metafizik anlam katmanında varlığına ilişkin tefekküre dalmayı bırakır, yakın bulduğu (din, kültür, siyaset, dünya görüşü anlamında) bu hayat tarzlarından bir ya da birkaçına entegre olmaya çalışır. Var olma çabası yerini dış görünüşlere ve motiflere teslim etmeye başlar. Üstelik bu teslimiyetteki temelsizliğin farkına bile varılmaz. Spinoza işte böyle bir inanışın sevinci gölgelediğini ifade eder ki, bu manzara ona suçu Tanrı’ya atmada haklı gerekçeler verir.

Nitekim onun öğretisine göre, Tanrı’yı ya da herhangi bir varlığı, bu dünyayı aşan, aşkın, maksatlı ve karar verip eyleyen, bizi gözetleyen, ödüllendirecek ya da cezalandıracak bir güç olarak benimsememiz bizi sevince dönüşmekten alıkoyar; yaşamımıza derinden derine bir suçluluk, sinsi bir melankoli ve cezalandırılma tedirginliği yerleştirir; aşkıncılık varsayımı evrenle neşeli bir kucaklaşmanın önüne geçebilir, bizi canlı-cansız tüm varlıklarla bir ve birlikte olmaktan uzaklaştırabilir.[6] Bu bakımdan Tanrı ya da Doğa aşkınlık fikrinden uzak olmakla birlikte kendi kendinin nedenidir.

Peki anlam arayışının sahip olduğu alan olabildiğince sığlaşmışken Tanrı’ya, O aşkın varlığa ulaşabilmek nasıl mümkün olacaktır? Bir diğer deyişle, Tanrı’ya ulaşmanın yolları bu kadar kapatılmışken hâlâ ona her durum ve koşulda inanmayı bırakmayan toplumların biçare görülmesi tabiî değil midir?

Albert Camus hayatın anlamını en acil mesele olarak görür. Dünyevî yaşamında anlam ve nihaî anlam arayışında olan insan, kendini aşan yüce ve kusursuz bir güce inanma ihtiyacı duyan bir varlıktır. Kendini yalnız, çaresiz, yönsüz kalmış hissettiğinde ve varoluşsal bir boşlukta anlamsızlıkla yüzleştiğinde korunma ihtiyacı hisseder ve Tanrı inancına başvurur. Tanrı, onu var eden, koruyup, gözeten teslim olabileceği kusursuz olan güçtür. Buradan hareketle, kendini aşan yüce bir güce olan inanç ve güven duygusu, insana kalıcı bir varoluş anlamı sunar.[7]

Gelgelelim Liberal Teoloji, Tanrı ve yaratılanlar arasında paralellik/simetrik bir ilişki kurmakta ve Allah’ın, insanın kendini kurtaracak yetileri onun tabiatına yerleştirdiğini savunmaktadır.[8] Peki henüz insanlık haksızlıklardan, savaşlardan, açlıktan, sefaletten kurtuluşa erememişken kişi bu çemberin dışına çıkmak için deyim yerindeyse kendi paçasını kurtarsa ne faydadır? Elbette insan pek çok yetenekle donatılmıştır. Bu demektir ki kendi imkanlarımızla kötülüğün her çeşidine direnebilir, yaşamda iyiliği egemen kılmada aktif bir rol sergileyebiliriz. Ancak hiç kimse tüm insanlığı kuşatacak bir kurtarıcılığa mazhar değildir. Biz insanların varlığı belli sınırlara dahildir ve her açıdan bir mevcudiyetimiz söz konusu değildir. Yalnızca kabiliyetlerimiz yoluyla, eşref-i mahlûkata tehdit oluşturan unsurlarla mücadele edebiliriz.

Dinler, insanı güdüleriyle değil, rasyonel, sezgisel, vs. yetileriyle tanımlarlar. İnsan neyin doğru olduğunu rasyonel olarak tespit edebilmekte ve buna uygun davranış geliştirebilmektedir. Rasyonalite kaybolduğunda güdüler hâkim olmaya başlar ve tutkular, zevkler kontrol edilemez hale gelir. Böyle bir durumda kaosun ortaya çıkmasını engelleyen kurum dindir. Gabriel Marcel’e göre insan tamamlanmış, son halini almış bir ürün değildir. Daima yolculuk halinde olan ‘gezgin bir varlık’ tır. Umut, insanoğlunun yaşamında var olan bir haslet ise din de bu bütünlüğün ayrılmaz bir parçası olacaktır. Zira dünya hayatındaki her türlü kötü gidişata rağmen insanın bir anlam bulma arzusu hep devam etmiştir.

Din, bireyin manevi yönünü beslediğinden o bu arzusundan kolay kolay vazgeçmeyecektir. Dinin kuralları insanın davranışlarına yön verir, aciz kaldığı durumlarda ona seçenekler sunarak iradesini diri tutar. Aksi halde kişi en ufak problemle karşı karşıya kaldığında hezeyan eder, aklını oynatma raddesine gelir. Neticede çatısı olmayan bir binanın içine iyi-kötü, güzel-çirkin her şey düşebilir ancak çatısı olan bir evde kapımıza ne gelirse gelsin kilidi bize ait olduğu müddetçe içeri alıp almama kararı da bizi ilgilendirir.

Aynı zamanda evrende ne kadar arasak da cevabını bulamadığımız sorular vardır. Ya da aklımızın, tecrübelerimizin yetiremediği sorunlara yönelik çıkarımlar tüm yöntemlere rağmen yarım kalmaktadır. Din insanın sorularının çözümsüzlüğüyle boğuşmasının önüne geçer. Bazı konuları kavrayabilirken bazı konulardaki bilgisizliğimizi bize bildirir. Nedenlerle bocalayıp çıkmazlara düşmeyi engeller. Din ekseninde bir anlam arayışı kişiyi ahlâkî çizgide tutarken, Tanrı’ya ulaşmayı da temin eder. Sonuçta dini literatüre göre varlık aleminde tek bir hakikat vardır o da Tanrı’dır. Alemdeki bu kesretin ise O’nun tezahüründen başka bir şey olmadığı açıktır. Dünyadaki bizler harflersek, bu harflerin mürekkebi Tanrı’dır. Başka bir deyişle süje, varlık denizindeki dalgalar çokluğundan bir parça iken su; dalgaların sebebi Mutlak Varlık’tır.

Sonuç

İnsan, hayat sahnesine adım attığı günden itibaren başta insan olmanın sınırlarına tanık olurken, öte yandan hayatın zorlukları karşısında adeta kendini cam bir fanusa kapatılmış gibi hisseder. İşte sınırlı bir varlık olmakla ucu bucağı olmayan bir alemle nasıl başa çıkacağını öğrenmek zaten onun için zaruri bir iş olur ki hayatın anlamından kim olduğuna, niçin var olduğundan nasıl bir hayat sürmesi gerektiğine kadar aydınlatılması gereken meselelerle onu aynı zamanda müşkül bir yolculuk bekler. Böylesi bir varlık denizinde süjenin/insanın durumunu tespit etmek pek zor değildir. Neticede insanın değişen, gelişen dünyaya rağmen yapabilecekleri belli bir noktaya kadar imkân arz eder. Aslında en ilkelinden en ilerlemişine değin insanın tüm uğraşlarının ortak tek bir sonucu vardır. O da onun hudutlu, sonlu oluşu ve acizliğidir.

Sonuç olarak akıl, insana varlığının kaynağı hususunda kılavuzluk eden en mühim kuvvedir. Tüm arayışların, sorgulamaların, öğrenmelerin zaten akıldan yoksun bir canlıya matuf olması düşünülemez. Evrendeki işleyişi, düzeni uygun adım takip etmek tüm bu nedenler silsilesinin başına Tanrı’yı koymayı zorlaştırmayacaktır. Hakikat söylemlerimiz, merkeze Tanrı’yı koyduğumuzda berraklaşacaktır. Öyle ki Tanrı yarattığı varlıktan ayrı olan, fakat kendisini yarattıkları aracılığıyla gösteren aşkın varlıktır. Bu panteist bir Tanrı anlayışından ziyade Tanrı’nın kâinattaki her şeyi yerli yerince yaratması ve her şeyi lâyık olduğu yere koymasındaki hikmeti tefehhüm edenlerin onun varlığına kâni olduğu, bu suretle kendi varlığını idrak ettiği ve varoluşunun anlamını keşfettiği bir telâkkidir.

 

Kaynakça

Balanuye, Ç. (2019). Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor? (6. baskı). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Douglas, S. J. (2010). Felsefeye Giriş Hikmetin Yapıtaşları (1.baskı). (K. Kıvanç Karataş, Çev.). İstanbul: Kaknüs Yayınları.

Düzgün Ş. A. (2007). İnsan Onuru ve Toplumsal Yaşam İçin Etik, Kelam Araştırmaları Dergisi, 5:1, 1-12.

Frankl, V. E., İnsanın Anlam Arayışı, (3. baskı). (S. Budak Çev.).  İstanbul: Okuyanjjfus.

Gül F. (2014). Varoluşçu Felsefenin Türk Düşünce Hayatındaki Yansımaları, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 18, 27-32.

Özkan, F. (2019). Sokrates ve Platon Felsefesinde İnsan Sorunu, Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 18, 1-20.

Öztan A. (2019). İnsanın Anlam ve Mutluluk Arayışında İnancın Rolü, Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensititüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Din Psikolojisi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Bursa, 1-111.

 

1] Soccio, J. Douglas, Felsefeye Giriş Hikmetin Yapıtaşları, (Çev. Kevser Kıvanç Karataş), İst. 2010, s.43.

[2] Özkan, Fatih, “Sokrates ve Platon Felsefesinde İnsan Sorunu’’, Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S.18 (2019), s.3.

[3] Gül, Fikri, “Varoluşçu Felsefenin Türk Düşünce Hayatındaki Yansımaları’’, Pamukkale Üniversitesi

Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S.18 (2014), s.27.

[4] Frankl, Victor E., İnsanın Anlam Arayışı, (Çev. Selçuk Budak), İst. 2009, s.120.

[5] Douglas, a.g.e., s.41

[6] Balanuye, Çetin, Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor?, İst.2019, s.33.

[7] Öztan, Arzu, “İnsanın Anlam ve Mutluluk Arayışında İnancın Rolü’’, Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensititüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Din Psikolojisi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Bursa-2019, s.84.

[8] Düzgün, Şaban Ali, “İnsan Onuru ve Toplumsal Yaşam İçin Etik’’, Kelam Araştırmaları Dergisi, S.5:1 (2007), s.2.